26 Aralık 2010 Pazar

Mutlu Yıllar!




Sağlıkla, mutlulukla, huzurla ve sevinçlerle dolu bir yeni yıl diliyorum.

21 Kasım 2010 Pazar

Dağ dağa kavuşmaz ama...




50 YIL SONRA BİR ARAYA GELDİLER!


Gazeteci-Yazar Fethi Satıcı ile 1950 yılında Yakacık Hasan Paşa İlkokulu’ndan sınıf ve çocukluk arkadaşı olan Tülay Aykut,tam 50 sene sonra, bir tesadüf sonucunda bir araya gelerek çocukluk ve öğrencilik yıllarını andılar. 1960 yılı başlarında İstanbul Halıcıoğlu semtine gelin giden Tülay Aykut ile o tarihten sonra bir daha görüşememişlerdi. Aynı mahallenin çocukları olan, evleri ve bahçeleri adeta bir birine yapışık olan Fethi Satıcı ve Tülay Aykut birlikte körebe, köşe kapmaca oynamış ve birlikte büyümüşlerdi.

TESADÜFEN BİRBİRLERİNİN İZİNİ BULDULAR

Her şey bundan bir yıl önce başladı. Dört yetişkin çocuk, yedi torun sahibi olan Tülay Aykut’un damadı Fikri Kerimkar, YakacıkYakacık sitesinde Fethi Satıcı’nın ilkokula giderken yayımlanan fotoğrafında bulunan ve o tarihlerde altı yedi yaşında olan kayınvalidesini tanıdı. Hemen eşi Şenay Kerimkar’ a annesinin öğrencilik yıllarındaki fotoğrafını gösterdi. Şenay Kerimkar ilgili fotoğrafın annesi Tülay Aykut’a ait olduğunu tespit etti ve konuyu Tülay Aykut’a bildirdiler. Ne var ki Aykut ve Kerimkar aileleri aynı karede bulunan Fethi Satıcı’yı tespit edemediler. Tülay Aykut hanım da 60 yıl önce çekilen fotoğraftaki okul arkadaşlarının bazılarını tanıyabildi. Bunun üzerine damat Fikri Kerimkar ve Tülay Aykut’un kızı Şenay Kerimkar annesi Tülay Aykut’un çocukluk ve okul arkadaşı Fethi Satıcı ile iletişim kurmayı başardılar ve 19.11.2010 tarihinde iki eski çocukluk ve okul arkadaşını anneleri Tülay hanımla bir araya getirerek birlikte duygu yüklü anlar yaşadılar.


Yakacık Hasanpaşa İlkokulu


GÖZYAŞI DÖKTÜLER

Yaklaşık 70 yıllık çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşı Fethi Satıcı’yı Yakacık’taki evinde ağırlayan Aykut ve Kerimkar ailesi iki eski arkadaşın buluşması sırasında duygulu anlar yaşadılar. Tülay hanımın torunları Kutay Yağız ve Şevval Yağmur Kerimkar’ın da bulunduğu buluşma anında eski arkadaşı Fethi Satıcı’yı bir anda karşısında gören Tülay Aykut heyecanlandı ve gözyaşlarını tutamadı. İki eski arkadaş bir süre birbirlerinin hatırını sorduktan sonra Fethi Satıcı’nın büyütüp çerçevelettiği 60 yıl önce çekilen fotoğrafı birlikte incelediler ve Fethi Satıcı Tülay hanıma aynı kare içersinde olan kendisini gösterdi. Fotoğrafta bulunan sınıf arkadaşlarının birçoğu ebediyete göç ederken, diğerlerinin de nerede olduklarını bilmiyorlardı.

ÇOK MUTLU OLDUM

Bundan sonrasını olayın kahramanlarından dinleyelim.

FETHİ SATICI: “ Çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşım Sayın Tülay Aykut Hanımefendi Yakacık eşrafından ve ağalarından rahmetli Rafet Aykut’un büyük kızı idi. Evlerimiz, bahçelerimiz bir birine bitişikti. Rahmetli annesi Emine Aykut hanım mahallemizin adeta doktoru idi. O tarihlerde Yakacık’ta elektrik ve doktor da yoktu. Tülay hanım ve kardeşleri ile bir arada büyüdük çok güçlü komşuluk ilişkilerimiz vardı. Biz dokuz kardeştik; Tülay hanımın da dört kardeşi vardı. Yakacık’ta mandıra ve bostan sahibi idiler. Birlikte koyun ve keçi sağmıştık, bahçe sulamıştık. Anne ve babalarımız da çok yakın arkadaştılar. İkiz kardeşlerim Solmaz ve Yılmaz’ın isimlerini de Tülay hanımın annesi koymuştu. Yılmaz Satıcı, 1994 yılında ebediyete göç etti. Bugün torun sahibi olan kız kardeşim Solmaz, Tülay hanımın annesine “HALA” derdi.




Okul fotoğrafını incelediler

Neyse uzatmayalım Tülay Hanım, 1960 yılında İstanbullu rahmetli Saim Yanardağ ile evlendi. Düğünleri Kasımpaşa Ordu Evinde yapılmıştı. O günden sonra bir daha Tülay hanımı görmedim. Eşi Saim enişte ile 4-5 sefer görüşmüştüm.1962 yılının 12. Ayında Erzincan’a askerlik görevimi ifa etmeye gittim ve 1965’ın birinci ayının ilk günlerinde terhis olduktan sonra iş hayatına atıldım ve Kartal’a yerleştim. Aile büyüklerimiz vefatlarına kadar birbirleriyle görüştüler. Yarım asır sonra da olsa arkadaşım Sayın Tülay Aykut hanımla görüşmem ve bir araya gelmemize çok sevindim, çok ta mutlu oldum. Damadı Sayın Fikri Kerimkar ve kızı Şenay Kerimkar Hanımefendiye böylesine önemli bir buluşmayı sağladıkları için çok teşekkür ediyorum. Görüşmemizde ve bir araya gelmemizde en çok payı olan YakacıkYakacık sitesinin kurucusu Sayın Şefika Kamcez, hocama da çok teşekkür ediyorum. Şafika Hanım da bu mutlu günümüzde bulunmayı çok arzu ediyordu. Ne var ki Tülay hanımla buluşmamız Bayramın dördüncü gününü rastladığı için aramızda bulunamadı. Yani şehir dışındaydılar. Katkıda bulunanlardan Allah razı olsun. Bana yaşamımın en mutlu günlerinden birini yaşattılar”şeklinde konuşarak duygularını dile getirdi.

TÜLAY AYKUT: “ Çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşım Sayın Fethi Satıcı’yı 50 yıl sonra da olsa görünce çok sevindim, çok mutlu oldum gördüğüme. Allah razı olsun bu buluşmayı ve bir araya gelmeyi sağlayan damadımdan. Bizi bir araya getirdi; kendisine teşekkür ederim. Kardeşim ve arkadaşım Fethi Satıcı’nın İnternetteki haber ve yazılarını okuduk. Çok heyecanlıyım, fazla konuşamayacağım” dedi.
İki eski arkadaşı buluşturan Tülay Aykut hanımın damadı Fikri Kerimkar, duygularını şöyle dile getirdi:

FİKRİ KERİMKAR: “Fethi beyle annemi bir araya getirmek tabiî ki çok mutlu bir olay, çok duygusal bir olay. Buna vesile olduğum içinde ben de gerçekten çok mutluyum. Yakacığın yetiştirdiği değerli bir şahsiyeti tanımaktan da çok mutlu oldum.”dedi.
Tülay Aykut’un kızı Şenay Kerimkar da duygularını şöyle dile getirdi:

ŞENAY KERİMKAR: “ Çok sevindik sevgili anneciğimin sevinmesine daha çok sevindik. Çok mutlu olduk ağlıyor ama çok sevindi. Çok teşekkür ediyorum geldiniz buralara kadar. Eşim Fikri Kerimkar’a özellikle teşekkür ediyorum.50 yıl sonra iki eski arkadaşı buluşturdu. Fethi bey ve annemin çocukluk ve şimdiki yaş durumları arasında çok büyük fark var. Yıllar iki insandan çok şey alıp götürmüş. Her ikisinin de sağlıklarının iyi oluşu bizi ayrıca sevindirdi. Buluşmaya sebep olanlara, katkı sunanlara çok teşekkür ediyorum” dedi.
Daha sonra bir süre daha sohbet eden iki eski arkadaş kısa zamanda her iki ailenin bulunacağı bir ortamda buluşmak üzere veda etmeden önce birlikte fotoğraf çektirdiler. Evet, dağ daha kavuşmuyor fakat insan insana kavuşuyor gerçeği işte ortada.

25 Temmuz 2010 Pazar

Yakacık Mektupları




Mahmut Yesari’nin Yakacık Mektupları adlı kitabı küçücük ama çok değerli bir inci tanesi benim için... 1961’de basılmış, bu sayfaları sararmış incecik kitabı tamamen bir tesadüf sonucu edindim. Komşum, bir gün babasının kitaplığından çıkararak armağan etti bana, baskısı tükenen bu kitabı; sağ olsun…
Yazar bu otobiyografik kitabında günümüzden en az altmış yıl önceki Yakacık’ı ve Yakacıklıları anlatıyor. Sevecen, sıcacık bir dili var. Kendisi yirmi yıl arayla Yakacık’ta iki kez bulunmuş. İlkinde askerliğin yapmış, ikincisinde ise sanatoryumda yatmış… Haliyle ikinci gelişinde birinciyi anımsıyor ve aradan geçen uzun yıllarda Yakacık’ta nelerin değiştiğine de dikkat çekiyor. Onun sanatoryumda yattığı dönemde Kartal’dan Yakacık’a sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler arasında geçerek ulaşılmaktadır. Yani tam bir rustik panoramadır ‘İstanbul’un balkonu’ Yakacık…
Romancı Cahit Uçuk’la evli olan Yesari ( 1895-1945) yazar Afif Yesari’nin de babasıdır. Kaderin garip bir cilvesiyle, 1938 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta anlattığı Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.
Bir de not: Yesari solak demekmiş. Yazarın dedeleri hat sanatçısıymış ve sol elle yapıtlarını yazarlarmış.
Kitapta sözü edilen sanatoryuma gelince… İki binli yıllara kadar DDY sanatoryumu olarak hizmet eden bu kurum artık yok. Bugün aynı bahçe içinde büyük ağaçlar arasındaki binalarda Yakacık Kadın ve Çocuk Hastanesi bulunuyor.
Kitap farklı başlıklarda öykülerden oluşuyor. Bu öykülerde sanatoryumdaki hasta ve görevlileri, çevre halkını tanıyoruz. Haliyle okura konusu açısından Thomas Mann’ın görkemli romanı Büyülü Dağ’ı anımsatıyor.
Yakacık tutkunlarının ise bu kitabı çok seveceklerini ve her satırda eski bir dostlarına kavuşmuş gibi olacaklarını tahmin ediyorum.
Eski İstanbul köyleri gibi bu eski İstanbul yazarının da yeniden anımsanması dileğiyle. Okurun (eğer kitaplarına ulaşabilirse) Yesari’nin sevgi dolu ve incelikli üslubunu çok seveceğini düşünüyorum. Ben onu kitaplığımın en güzide rafına yerleştirdim bile…





İşte tadımlık birkaç alıntı:
“Yakacık İstanbul’un sade adı geçen değil, hatırı sayılan sayfiyelerinden biridir.
Köyün eski ve heyecanlı bir tarihi de vardır. Vefakar dostum M. Turhan Tan ‘Gönülden Gönüle’ isimli romanında, Aydos Kalesinin romantik tarihini yazmıştır.
Köyün meydanında, üzeri kitabeli yüzer yıllık çınarlar vardır. Aydos’un tepesine çıkanlar, kızıl lekeli kara taşlar, kırık kayalar ortasındaki küçük gölcükte canlı balıklar görürler.
Kavağa çıkamayan balık, dağa çıkabiliyormuş!
Pendik’le Maltepe arasındaki düz ovadan Aydos’a doğru ağır ağır tırmanalım. Yolumuzun sağında solunda sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler görürüz.
Tabiat bu köyden hiçbir nimetini esirgememiştir.
Yazları buraya oldukça yüklü bir yekün tutan bir misafir akını başlar. Tatil günlerinde, hafta arasında gezme için gelenleri de hesaba katarsak, Yakacıklıların yoksulluktan şikayet etmelerini doğru bulamayız.”

9 Haziran 2010 Çarşamba

Nerede o eski sinemalar

YAKACIK YAKACIK’TI (3)




FETHİ SATICI

Üçüncü bölümde eski Yakacık’ın tarihi ve efsane yazlık sineması MEHTAP’ı orta ve yeni nesil Yakacıklı hemşerilerime tanıtmak istedim. Bu arada Yakacık’a elektrik geldikten sonra hangi mekanların kışlık ve yazlık sinema olarak kullanıldığını, eskiden Yakacık’ın kültürün ve sporun merkezi olduğunu, gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla anlatacağım.

Yakacık sinema ile yanılmıyorsam 1948- 1950’li yılların başında tanıştı. Ondan önce Yakacık’ta sinema var mıydı, yok muydu hatırlamıyorum ve olmadığını zannediyorum. Demleme çayı meşhur Şaban ve Asım Berrak kardeşlerin bir süre çalıştırdığı çayhanenin kışlık kısmı o tarihlerde Yakacık’ın en büyük kahvesiydi. Bu mekânda arasıra Hacivat ve karagöz oynatılırdı. Bizde çocukluğumuzda hayali küçük Ali’nin bu güzel gösterisini zevkle izlerdik. Daha sonra Soğanlıklı Burhan Karagöz adında bir seyyar sinemacı aynı mekânda 16 mm’lik sinema makinesi ile sinema oynatmaya başladı. O zamanlar Yakacık çok soğuk ve kar altında olduğu yıllardı. Rahmetli Burhan ağabey bu arada benim çocukluk ve gençlik arkadaşlarımdan Cezmi’nin dedesinin pansiyonunda sinema oynatmaya başladı. Bu sinemanın ismi de Kaptanpaşa Köşk sinemasıydı. Daha sonra Yakacık Yetiştirme Yurdu eski binasında İbrahim ağabey 16 mm’lik TERTA marka sinema makinesiyle haftanın belli günlerinde sinema oynatırdı. Burhan ağabey daha sonra Onur’ların iş merkezindeki kahvede ve Çalkantı Mahallesi’ndeki Nimet Oteli yemekhanesinde sinema oynatmıştı. Bugün gibi hatırlıyorum Tyrone Power ‘in denizaltı 104 filmi oyanatılırken sinema makinesi arıza yapmıştı. Sürekli film koparıyordu. Nimet otelinin sahibi Sedat amca çok kızdı ve sinema makinesine okkalı bir yumruk attıktan sonra sanki kabahatliymiş gibi bir tokatta makiniste attı. Sinema makinesi kurulu olduğu masanın üstünden kıvılcımlar çıkararak beton zemine düştü. Tabii ki sinema makinesi büyük hasar görmüştü. Onarıldıktan sonra aynı yerde senelerce film oynatımı devam etti. Burada hatırlatmak istedim. Yetiştirme yurdunun giriş kapısına yakın bir metruk ev var. Zannedersem alt katı onarıldı ve burada bir dükkân var. Üst katı yıkık dökük olan bu evin arka bahçesi Yakacık’ın en nezih sinema ve tiyatro bahçesiydi. Tüfekçilerin yeri olarak tanımıştık o güzel bahçeyi. Eskiden Yakacıklı ailelerin birer lakapları vardı. Örneğin Debreliler, Ahçıoğulları, Mütevelliler gibi. Neyse uzatmayalım burada da orta oyunun ustalarından Naşit ve İsmail Dümbüllü, 1950–1952 yılları arasında Tüfekçilerin yazlık sinema bahçesinde sahne almışlardı. Rahmetli İsmail Dümbüllü 1958 yılına kadar Yakacık’ta tertip edilen konserlere katılmış ve ünlü orta oyununu burada sergilemişti. Eski Yakacık’ta her yıl yaz aylarında spor kulübü adına sünnet düğünü ve konserler tertip edilirdi. Bu konserlerin çoğu Çınaraltı, Çamlı Gazino ve Uzun Selim amcanın gazinosunda gerçekleştirilirdi. Devrin ünlü ses sanatçıları Hamiyet Yüceses, Perihan Altındağ, Ahmet Üstün, Abdullah Yüce, Lütfü Güneri, Mualla Mukadder Safiye Ayla, Ekrem Kongar ve Müzeyyen Senar burada sahne alırlardı.
Tarihini tam kesin olarak hatırlayamadım. Zannedersem 1955–1958 yılları arasında Yakacık’ın düzenli film gösteren sineması Mehtap’tı. Mehtap sinemasının sahibi rahmetli Erdem Çelepgil, daha önceleri kasaplık yapıyordu. Rahmetlinin babası Hafız amca da Yakacık’ın çok eski kasaplarındandı ve lakabı da kör hafızdı. Erdem ağabey zar zor bulduğu sehpalı 16 mm’lik sinema makinesini tam bahçenin ve seyircilerin oturduğu sandalyelerin ortasına kurmuştu. Mehtap sinemasında, kapalı gişe oynayan Kanun Namına, Yosmanın Kızı ve Marlon Brando’nun en ünlü filmleri arasında yer aldığı belirtilen VİVA ZAPATA (Yaşa Zapata) gibi filmleri izlemiştik. Erdem ağabeyin müşterisi olan ben, daha sonra rahmetlinin rakibi oldum ve 1972 yılında Arzu Sinemasını işletmeye başladım. Erdem ağabey zannedersem 1990 yılları başında Mehtap sinemasını kapattı ve Mehtap sinemasının bahçesi bir süre oto yağlama ve yıkama mekanı olarak kullanıldı, yaklaşık üç yıl öncede burada bir apartman inşa edildi ve efsane Mehtap Sineması tarihe karıştı.

Yakacık’ın tarihinde en güzel ve modern kışlık sinemayı rahmetli Fikret Akgün ağabeyimiz Yakacıklılara sunmuştu. Fikret Akgün, Yakacık’ın ağalarından ve Debreli lakaplı rahmetli İbrahim Akgün’ün oğlu ve rahmetli Halit Akgün’ün yeğenidir. Fikret Akgün, ayrıca Yakacık’ın 1950’li li yıllarda ki en ünlü ve modern Bakkal dükkânının sahibiydi. Fikret Bey bakkallığı bıraktıktan sonra kendilerine ait olan eski un fabrikasının buğday ezen ve öğüten taşlarını ve makinelerini sökmüş ve burasını koltuklu bir modern sinema yapmıştı. RENK Sineması. Devrin en gözde sinema makinesi o olarak kabul edilen Prowost. İle gösterilen Türk filmleri uzun kış gecelerinin tek eğlencesiydi. Renk sineması da Fikret beyin yaşlanması ve hastalanması sebebiyle kapandı ve bünyesinde daha önce un değirmeni ve yağhane bulunan tarihi bina istimlâk edildi ve binanın bulunduğu alan yol oldu.


TAM BURADAYDI



Yakacık’ın en ilk modern sinema salonu, yağhane ve un fabrikası tam bu elektrik direğinin dikili olduğu yerdeydi. Uzun ve tek katlı mekân yıkıldı ve burası kamulaştırılarak yol inşa edildi.


TARİHE KARIŞTI




Yakacık’ın yerlilerinden rahmetli Erdem Celepgil’in yaklaşık 40 yıl çalıştırdığı Mehtap Sineması’nda konserli sünnet düğünleri yapılırdı. Edip Akbayram, ilk defa Mehtap Sineması’nda sahne almıştı. Son yıllarda süratle betonlaşan Yakacık bir önemli mekânından daha oldu ve tarihi Mehtap Sinemasının bulunduğu arsa üzerinde bu gördüğünüz 4 katlı apartman inşa edildi.

YILLARCA DİRENDİ

Yakacık’ın önemli simgelerinden olan tarihi Mehtap Sineması kapandıktan sonra bir süre burası otomobillerin bakım yeri olarak kullanıldı. Sinemadan günümüze perdesinin bir bölümü hatıra kaldı.



Mehtap Sinemasının yeri şimdi bu halde...

Eski Yakacıklılar, sinemalar, çeşmeler...

YAKACIK YAKACIK’TI (2)

FETHİ SATICI

Sevgili Yakacık sevdalıları, Yakacık dostları;
Bu tanıtım yazımda Yakacık’ın bir zamanlar musluklarından şarıl şarıl buz gibi şifalı sularının aktığı, yaz aylarında bile sularının kesilmediği ve bugün perişan ve içler acısı konumunda olan Yakacık’ın birkaç çeşmesi ile birlikte Yakacık’ın ünlü birkaç mahallesi, Nimet Oteli’nin bahçesinde ki asırlık çınarı ve Yakacık’ın şu anda hayatta olan en yaşlı iki Yakacık’lı ağabeyimiz le birlikte Yakacık’ın en renkli siması ve Yakacık’ın ilk Sinema Makinisti Sayın İrfan Tetik kardeşimi, Yakacık’ın yenilerine tanıtmak istedim. Sayın Rıdvan Tetik, sitemizde yorum yazan Arzu hanımın da babasıdır. Bu tanıtım yazımda Yakacık’ı fotoğraflarla tanıtmak istedim. Böyle olunca da Yakacık sevdalılarını,Yakacık dostlarını sitemize yönlendirmek,daha çok sitemize ilgi göstermek olacaklarını düşündüm. Resimli yazılar okurun daha çok ilgisini çeker düşüncesiyle bundan sonra yazılarımı resimli olarak yazma kararı aldım. Ne var ki bizlere bu güzel siteyi açan, Yakacıklıları adeta buluşturan Sayın Şefika hocamızı istemeyerek olsa da yormak istemiyorum. Ve değerli hocamızın bizi hoş görü ve anlayışla ile karşılayacağı inancı içindeyim. Kendisine eski bir Yakacıklı olarak teşekkür ediyorum. Sağ olsun. Bu arada 1960’lı yılın altında ki eski fotoğraflara ulaşma çalışması başlattım. İnşallah kısa bir süre sonra onları da sitemizde görmek mümkün olacak diye düşündüm. Nostaljik yazılarıma Yakacık’ın bir zamanlar demir yumruklu ve renkli simalarından Sayın Ali Ağabeyimizle başlıyorum. Ali ağabeyimiz şu anda yanlış hatırlamıyorsam Yakacık’ın hayatta olan en yaşlı insanı olduğunu zannediyorum. Bir yanlış tespitim olursa af ola.

EFSANE BİR İSİM
Ali ağabeyimizin soyadını hatırlayamadım ve kendisi ile son olarak 2009 yılının yazında görüşmüştüm. Ali ağabeyimizi şöyle tanıtıyorum. Yakacıklılar kendisini “Naim’in Ali” diye tanımlarlar. Rahmetli Naim amcamızda Yakacık’ın saygın ve sevilen eşrafından dı. Nur içinde yatsın. Belki Yakacıklılar bilmezler. Cumhuriyet döneminin ünlü Kırkpınar Başpehlivanlarından rahmetli Manisalı Rıfat ,(Güreşen) pehlivan yaz aylarında Yakacık’a gelir, Ali ağabeyimizin babası Naim amca ile rahmetli Hüsamettin Tulga’nın evinde bir müddei konuk olurdu. Rahmetli Aşkın Tulga, ağabeyimizin babası. Düşünebiliyor musunuz Kırkpınar Başpehlivanlığını kazanmış bir büyümüz yaz boyunca Yakacık’ta misafir edilirdi.Eski Yakacıklılar son derece misafir perver ve iyilik yapmayı seven insanlardı.
Uzatmayalım Ali ağabeyimizin rahmetli annesi Nigar teyzemizde Çalkantı Mahallesi’nin sevilen, sayılan ve saygı duyulan teyzelerindendi. Ali ağabey Yakacık’ın beyefendi isimleri arasında gelirdi, bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızda. Fiziği sağlam, çok güçlü bir insandı. Allah sıhhat, afiyet ve uzun ömürler versin bugün 80 yaş sınırında olan Ali Ağabeyimiz hala eski günlerinde olduğu gibi dinç ve yakışıklı. Evlerinin altında açmış oldukları Bakkal dükkânını çalıştırırdı Ali ağabey. Yanlış hatırlamıyorsam Aydos ve ya Yalı’da bostanları vardı. Yalı şimdiki Topselvi Mahallesi’nin bulunduğu alandı. Burası 1960 öncesi bostanları, zeytinlikleri ve üzüm bağları ile meşhur bir alandı. Rahmetli Nigar teyzemizde evlere mevsimine göre sebze ve meyve satardı. Nur içinde yatsınlar. Eski insanlar bambaşka idi. Ali ağabey zannedersem 1960’lı yıllardan sonra yemcilik işi ile uğraşmaya başladı. Oğlu Sinan’ı da 1965 yılından sonra görmedim.

İLK SİNEMA MAKİNİSTİ İDİ
Sevgili Yakacık sevdalıları ve dostları. Yakacık’ın gençlerinin çoğu romantik, maceracı ve sesi güzel insanlardı. Burada birkaç örnek vermek istiyorum. Mesela Yeni mahallede oturan(Mağcır Mahallesi eski ismi)Ruhi, Ergun, Burhan ağabey ve benim okul arkadaşım Mualla Maden, Salih Maden’in ablası. Sesleri çok güzeldi. Ruhi, Ergun ve Avcı Burhan ağabeylerimiz çok güzel GAZEL çekerlerdi. Yani Hafız Burhan gibi. Rahmetli Mualla Maden’de özellikle “Hastanenin önü mermer döşeli, ben bir yıl oldu anam bu derde düşeli(Verem) şarkısını söylediği zaman kendisini dinleyenlerin hepsi göz yaşı dökerlerdi. Sonra benim çocukluk ve gençlik arkadaşım Asaf Sağun da Yakacık’ın sesi en güzel olan gençlerindendi. Hala tarihi Akordeon’u evinde durur. Yakacığın ilk sinema makinisti olma özelliğini taşıyan Sayın Rıdvan Tetik’in sesi çok güzeldi. Sitemizde ara sıra yorum yazan Arzu hanımın babası. Rıdvan Tetik, sağolsun bir süre benim işletmeciliğini yaptığım Yakacık’ın efsane sineması Arzu’nun makinistliğini yapmıştı.




Geçen yıl Yakacık’ta kendisine rastlamış ve bu fotoğrafını çekmiştim. Rıdvan Tetik, yaş olarak bizden çok küçüktür. Rıdvan’ın ağabeyi Yılmaz Tetik’te bizim ağabeylerimizdendi. Bir diğer ağabeyi İrfan Tetik’te benin çocukluk ve gençlik arkadaşımdı. Güreşe başladığım yıllarda rahmetli Yavuz Kahraman ile birlikte bana meydan okurlardı. Yakacıklı ağaylerimizde gece yarısı bizleri Yeni Mahalle’deki zeytinlik alanında güreştirirlerdi. Tabi ki hiçbir güreş eğitimi almadıkları ve oyun bilmedikleri içinde ikisini de çok rahat bir şekilde yenerdim. Bu arada hiç unutmam, şu anda Yakacık’ın 45 yıllık muhtarı S.Çetin Turan ile Yakacıklı Yüksel Tulga pehlivan bizlerin güreşinden sonra aynı yerde güreş tuttular ve bir saat süren güreş sonuncunda berabere kaldılar. Muhtar Çetin ağabeyimizde çok güçlü bir sporcuydu. ne var ki güreş oyunu bilmiyordu. !972 yılı idi galiba. Benimle de kapıştı. Ben kendisine karşılık vermedim ve beni Ayazma’da yere düşürerek başımı asfalta çarptı. Yani beyin sarsıntısı geçirmiş ve kendimden geçmiştim. Gözlerimi açtığımda kendimi hastane de bulmuştum. Derhal beni Yakacık Devlet Demir yolları Hastanesine götürmüş ve burada ilk müdahale yapılmış ve müşahede altına alınmıştım. Kendiside bu duruma çok üzülmüştü. Ara sıra bir araya geldiğimizde S.Çetin Turan, ağabeyimizle bu acı hatıramızı tartışırız. İşte Yakacık öyle bir Yakacık’tı bizim gençlik yıllarımızda.

YAKACIK’LI SAYILIR
Yakacık’ta ünlü bir yağlı güreşçi yaşar. Yeni yetişen nesil onu pek tanımaz. Yanlış hatırlamıyorsam 1950’li yılların ortasında Yakacık’a yerleşti ve Yakacık Devlet Demir Yollarında çalışmaya başladı ve oradan emekli oldu.Şu anda yaşı 80 sınırında. Evet, Yağlı Pehlivan Güreşlerinin usta bir Başaltı pehlivanı. Nam-ı değer Çamlıcalı Kel Şaban. Şaban ağabeyimiz Bülent’in babası. Şaban ağabeyimizi biz Yakacıklılar çok sever ve sayarız. İnsan iyisi bir delikanlı adamdır. Şaban ağabeyimiz ayrıca Yakacık’ın yetiştirdiği minder ve yağlı güreşin bir DEV ismi olan ve benimde ustam. Yakacıklı Yüksel Tulga, pehlivanında ustasıdır. Allah uzun ömürler versin. Kendisi ile ara sıra görüşüyor ve güreşimizi tartışıyoruz. Şaban ağabeyimiz ilerlemiş yaşına rağmen ara sıra Cevizli Tekel Spor tesislerine gidiyor ve burada gençlerle güreş çalışması yaparak onlara kendine has güreş sitilini ve oyunlarını gösteriyor

ÇOK ÜZÜLDÜM
Burada fotoğraflarını gördüğünüzde sizlerin de üzüleceğini sandığım çok önemli bir konuyu da Yakacıklıların bilgisine sunmak istedim. Yakacığın ünlü ve tarihi çeşmeleri. Bugün hemen hemen 2-3 tanesi haricinde suları akmayan, birer harabe ye dönüşerek için ağlayan ve ilgi bekleyen Yakacığın ünlü ve tarihi çeşmelerinden birkaçını masaya yatırdım ve mercek altına aldım.




1. çeşmemiz hamam mahallesi çıkmaz sokakta, rahmetli Yılmaz Gürsoy’un evinin bulunduğu sokak. Metin Gürsoy’un ağabeyi. Rahmetli benim okul, çocukluk, gençlik ve askerlik arkadaşımdı. Babası Hüseyin Gürsoy’da bizim ağabeylerimizdendi. Rahmetli annesi Ulviye teyze komşu köyümüz Samandıra’dan Yakacık’a gelin gelmişti. Ulviye teyzenin kardeşi Tufan da benim arkadaşımdı. Yılmaz ve Metin Gürsoy’un dayıları. İşte onların doğup, büyüdükleri sokakta bulunan bu çeşme Yakacık’ın inşa edilmesi itibariyle en eski ve tarihi çeşmesi. Araştırmalarımda bu çeşmenin yaklaşık 250–300 yıllık olduğunu öğrendim. Horasan tabir edilen yapı tekniği ile inşa edilen bu çeşmemizin sonradan yüz kısmı mermer taş ile kaplanmış. Birkaç yıl öncesine kadar musluğundan şırıl şırıl buz gibi Aydos suyunun aktığı bu çeşmemizin şu haline bir bakın. Buna can mı dayanır? Tarihi çeşmemizin mermerlerine yağlı boya ile bir takım yazılar yazılmış, karalanmış ve pislik içinde. Görüntü kirliliği oluşturan bu tarihi çeşmemizi bu konuma getirenler ve de ilgilenmeyenler utansın. Nerede tarihi eserleri koruma altına alan kuruluşlar? Nerede Kartal belediyesi? Bu ayıp kimin?




2.çeşmemiz Yakacık tarihi hamamının karşısındaki ünlü Vezir Çeşmesi, Bu çeşmenin de Osmanlı döneminde inşa edildiği, haznesinin sülük ürettiği biliniyordu ve bu çeşmenin de suyu yakın bir süre öncesine kadar akıyordu. Vezir çeşmesinin bir diğer ismi de “Sülüklü çeşme”! Ne var ki bu konumunu Yakacıklılar bildikleri için buradan içme suyu almazlardı. Özellikle Kadıköy, Erenköy, Bostancı, Kartal, Maltepe ve Pendik’te oturan vatandaşlarımız özel otomobilleri ile gelir ve buradan bidonlara doldurdukları suları evlerine götürürlerdi. Vezir çeşmesinin suyunun böbrek taşı ve kum düşürdüğü inancı vardı.Bu çeşmemizin de suyu kesildi.Zannedersem bölgede yapılan inşaatlar sırasında kaynak suyunun geldiği su boruları tahrip edildi.Yakacık’ın sularının bir özelliği de kaynak suyu olmaları idi.Bugün bu kaynakların nerede oldukları tarihe karıştı.Vezir çeşmemiz de ilgi ve sularının yeniden akıtılmasını bekliyor. Bizden hatırlatması.
3.’ncü çeşmemiz Yakacık Merkez Mezarlığı yakınındaki Hatice Abbas Halim Yetiştirme yurdunun uç bahçe bölümündeki çeşmedir. Yakacık Merkez Polis Karakolu’nun tam karşısında. Bu çeşmemizinde yaklaşık 150 yıllık bir tarihi olduğunu öğrendim. Onun da diğer çeşmelerimiz gibi suyu akmıyor ve kaderine terk edilmiş.
4.’ncü çeşmemiz meşhur Aydos yoğurtlarının imal edildiği yoğurthanenin yakınındaki çeşme. Bu çeşmenin de Osmanlı döneminde inşa edildiği belirtilmekteydi. İki musluğu vardı, bu çeşmemizin. Suyu da buz gibi ve tatlı idi. İnce bir suydu. Kaynağı Aydos tarafındaydı. Bu çeşmenin de kaynaktan gelen suyu kayboldu. Kim bilir şimdi kimin evinde akmaya devam ediyor. Bölgede inşaat için yapılan hafriyat çalışmalarında çeşmeye su taşıyan künklerin tahrip olduğu söylenmekte. Çünkü o dönemlerde kaynak suları su haznelerine ve çeşmelere dar künk borularla taşınıyordu. Bu çeşmemizde üç yol ağzında bir abide gibi durmakta. Bu çeşmenin eski inşa hali bu şekilde değildi ve üç metre yüksekliğinde bir haznesi vardı. Zannedersem bu çeşmenin tarihi bir konumu yok. Önceki çeşme aynı bir mekân gibiydi ve çok büyüktü.

İŞTE O ÇINAR




Son olarak da Yakacığın ünlü ve tarihi çınarlarından birini sizlere tanıtmak istedim. Eski Nimet Oteli Bahçesi’ne bulunan ve yaşının 700 sınırında olduğu belirtilen bu çınar ağacının altına kurulan güreş minderlerinde Olimpiyat, Dünya, Avrupa ve Balkan Şampiyonu güreşçilerimiz o yıl İtalya’da yapılan Dünya Şampiyonasına burada hazırlanmışlardı. 1958…

Şefika hocamızı fazla yormamam için eski Yakacığı anlatma yazılarıma kısa bir süre ara vermek istiyorum. Gelecek yazımda Yakacığın bilinmeyen bazı özelliklerini, ünlü ve renkli simalarını sizlere tanıtmak istiyorum.
Mesela deli Fehmi nasıl intihar etti? Yakacığın renkli simalarından Hayat Mustafa Tiryaki, Darbukacı Neçmi, sucu Turhan, Kozhelvacı Arnavut Adem amca, Dondurmacı Arap Muharrem. Benim dedem. Manav Muhsin, Camal Amca’yı askeri Cemse kamyonu nasıl ezerek ölümüne sebep oldu. Yakacık’ın efsane muhtarlarından rahmetli Ekrem ağabey, Kavas İsmail, Aşçı Nazım, Şadiye anne, Tellal Reşat, kunduracı tatar İbrahim, Rıza ve Kadir baba, Cin Ali, Aşçı Hasan ve Yakacık’ta yazlık KÖŞKLERİ bulunan Osmanlı Paşalarını konu eden yazı dizimin hazırlık çalışmasını başlattım. Yakacık Yakacık'tı (3) te görüşmek üzere.

"KIRK ÇEŞMELİ" YAKACIK



Kırk kadar çeşme, pınar ve kuyu varmış Yakacık semtinde bir zamanlar. Hepsi de gürül gürül akar, yaz sıcağından İstanbul'un balkonu Yakacık'a kaçan İstanbulluları serinletirmiş. Peki sonra ne mi olmuş? Birçoğu hayrat olan bu çeşmelerin kimisi kurumuş. Kurumayanlar ise kurutulmuş. Ya üzerine site dikilmiş, ya da üzerinden yol geçirilmiş. Daha otuz kırk yıl önce ihya edilmiş çeşmelere neden bakılmamış? Onları yaptıranların kemikleri neden sızlatılmış? O çeşmeler bugün varlığını korusa, güzelce bakılsa, onarılsa, sağlıklı borular döşense, birçok kişinin dünyanın parasını ödeyip plastik bidonlarla evine içme suyu satın almayacağına eminim. Bunun kanıtı hala varlığını sürdürebilen çeşmelere gösterilen ilgidir.


Şimdi İhsan Beye kulak verelim...

YAKACIK’TA ÇEŞMELER, PINARLAR, HAYRAT KUYULAR


1/ABBAS PAŞA ÇEŞMESİ: Kartal Caddesinin başında, Abbas Paşa’nın köşkünün(şimdiki Hatice Abbas Halim Paşa Yetiştirme Yurdu)bahçesinin batı ucundadır. Abbas Paşa tarafından yaptırılmıştır.Üzerindeki kitabeden ihya tarihini okumak mümkün olmamaktadır.Ama yaşı yüz yılı aşan eski çeşmelerden olduğu bilinmektedir. Tek musluklu, yalaklı ve yukarıdan savaklıdır. Eskiden yalıya giden ve yalıdan dönen köylüler daha çok hayvanlarını sulamak için kullanırlarmış. Günümüzde kurumuş bir halde kaderine terkedilmiştir.





2/HASAN PAŞA ÇEŞMESİ: Kartal Caddesinde, İngiliz’in Köşküne (şimdiki Çocuk ve Doğum Hastanesi)giden yolun başındadır. Kitabesinde ihya tarihi olarak hicri 1313 yılı görünmektedir. Bu tarih de miladi 1897 yılına tekabül ettiğinden, çeşmemiz şu anda 113 yaşındadır.
Çeşmeyi yaptıran da yine kitabeden anlaşıldığına göre Hasan Paşa’dır. Kare planlı bir yapıya sahiptir. Eskiden dört bir yanında birer musluk varmış.Şimdi, sadece kitabenin olduğu batı cephesindeki bir musluktan su akmaktadır.




3/SUYA BATMAZ ÇEŞMESİ: Suya Batmaz mevkiinde, Bahçelievler Sokağının başındadır.1957 yılında Bolu eşrafından ve muteber tüccarlarından merhum Ferit ŞERBETÇİ’nin yap
tırdığı bir hayrattır. Tek musluklu, üstten savaklıdır. Günümüzde kurumuş bir haldedir.

4/YAKACIK ULU CAMİİ ÇEŞMESİ: Abbas Paşa’nın köşkünün (şimdiki Hatice Abbas
Halim Yetiştirme Yurdu)arkasındaki eski tekkenin yerine inşa edilen Ulu Camiinin çeşme sidir. Üç muslukludur. Yapım yılı 1979 olan ve şu anda 31 yaşında bulunan genç çeşmeleri mizden biridir.




5/VEZİR ÇEŞMESİ: Vezir Çeşme Sokağının başındadır. Kitabesi kaybolduğu için yapım yılı bilinmemektedir.1960’lı yıllarda yeniden ihya edilmiştir. Eskiden iki yalaklıymış.Günümüz de tek musluklu ve aşağıdan savaklı bir çeşmedir.Geçmişi 70-80 yıla dayandığı söylenen oldukça yaşlı çeşmelerimizdendir.

6/HACI MUSTAFA EFENDİ TÜRBESİ ÇEŞMESİ:Tekke Bayırının üst başında yer alır.Kitabesi okunamaz hale getirildiği için ihya tarihini bilemiyoruz.Ama yüz yılı çok aşan bir yaşa sahip olduğunu tekke haziresindeki mezar taşlarının yaşlarından tahmin edebiliyoruz. Baş ucunda çınar ve selvi ağaçlarının bulunduğu,tek musluklu,alttan savaklı bir çeşmedir. Günümüzde ziyaretçilerini serinletmeye devam etmektedir.

7/TEKKE BAYIRI ÇEŞMESİ:Tekke bayırından sonra Aydos Dağı’na doğru tırmanan doğu yokuşunun başında yer alır.Eski bir pınardır aslında.Hemen arkasında orman başlar.Köyümüz hayırseverlerinden Nurullah ŞANLITÜRK ve Lâz Mustafa Efendi tarafından yaklaşık otuz yıl kadar önce hayrat olarak yapılıp halkın hizmetine sunulmuştur.Tek musluklu olup günümüzde hizmet vermeye devam etmektedir.

8/DERYA ÇEŞMESİ:Batıdan Aydos Dağı’na çıkan yolun başında;köy sınırlarının ise sonun da yer alan bir çeşmedir.Yapım yılı ve yapan kişinin adı bilinmemektedir.Tek musluklu ve üstten savaklı olup günümüzde faal durumdadır.

9/LİMONOĞLU ÇEŞMESİ:Aydos Dağı’na giden yolun altındaki vadi içinde yer alır.Çok güzel bir çınar ağacının dibindedir.Köyümüzün eski çeşmelerindendir.Yeniden ihyası 03.09.1988 yılında,köyümüz hayırseverlerinden Mehmet ŞANLITÜRK tarafından yapılmıştır. Tek musluklu,alttan ve üstten savaklıdır.Güzelim haznesi çöple doldurulmuş olup,bugün kurumuş durumdadır.

10/ALTINPINAR MENBA SUYU:Köyümüzün yaslandığı Aydos Dağı’nın güney yamacında yer alan,suyu oldukça bol bir kaynaktı.Galon ve küçük şişe suyu üretilirdi.1970’li yılların sonunda sahibi Fahri DOĞAN tarafından üretimine son verilerek arazisi de satıldı.Şimdi menbanın bulunduğu yer yerleşim merkezi olarak kullanılıyor.

11/TAŞEREN MENBA SUYU:Altınpınar’a komşu sayılabilecek bir yakınlıkta,o da Aydos
Dağı’nın güney yamacında yer alan,ticari amaçla kullanılan bir pınardı.Suyu oldukça bol
ve içimi yumuşaktı.Allah’tan günümüzde üretimine devam ediyor.

12/POLİGON ÇEŞMESİ:Aydos Dağı’nın güney-doğu yamacında,avcılar ve atıcılara ait poligonun girişinde,sağda yer alan oldukça genç yaşta bir çeşmedir.Yazın ortalarına kadar suyu gür bir şekilde fışkırır.Ağustos ve Eylül aylarında suyu epeyce azalır,tek muslukludur.

13/YEŞİL VADİ ÇEŞMESİ:Aydos Dağı’nın güney etekleri ile Yakacık’ı ayıran vadinin Yakacık tarafındaki yamaçlarında,orman içinde yer alan bir pınardır.Pınarın olduğu bahçenin sahibi Sadullah Amca olduğu zamanlarda tek lüleli bir pınardı.Bahçenin yeni sahipleri İbrahim ÇALI,Turhan ÇALI,suyun kaynağını genişleterek,günümüzde 5-6 musluğu olan yaz sıcağında daha çok insanın yararlanacağı bir hayrata dönüştürdüler.

14/KADER ÇEŞMESİ:Eskiden Tepe Mahallenin en uç noktasındaydı.Günümüzde şehir içinde kalmış sayılır.Yeniden ihya yılı 1983’tür.Genç gibi görünmesine rağmen daha eski halini hatırlayanlara göre oldukça eski bir çeşmedir.Tek muslukludur.Hem üst hem alt sa vağı vardır.Günümüzde çalışır durumdadır.

15/NİNE’NİN ÇEŞMESİ:Tepe Mahalle,Tepe Sokağın ortalarında yer alır.Başucunda ulu bir kara dut ağacı vardır.Eski bir çeşme olmasına rağmen,kitabesi kaybolduğundan yapım yılı bilinmiyor.Behiye Nine hayratı olduğu için Nine’nin Çeşmesi diye anılır.Tek musluklu ve üstten savaklıdır.

16/GÜL ÇEŞMESİ:Çalkantı denilen mevkiin üst başında,Tepe Mahalleye daha yakın bir yerde bulunur.Yeniden ihya tarihi 1984’tür.Tek muslukludur.Altta iki savağı bulunur.

17/ÇALKANTI ÇEŞMESİ:Çalkantı denilen mevkideydi.Suyunun böbreklere iyi geldiği
söylenirdi.Tek musluklu,üstten savaklı bir çeşmeydi.Şimdi yerinde yeller de esmiyor,
mutena(!) bir apartman yükseliyor.

18/YÜREK KAYALAR ÇEŞMESİ:Yeni Mahallenin oldukça üst kesiminde Yürek Kayalar Sokağının başında yer alır.Kitabesi kaybolduğundan yapım yılı bilinmeyen eski bir çeşmedir.Tek musluklu ve üstten savaklıdır.

19/SOĞUK ÇEŞME:Hamam sokaktadır.Adı üstünde suyunun soğukluğu ile ünlüdür.Yapım yılı bilinmiyor.Tek musluklu,alttan ve üstten savaklıdır.Bugün kurumuş bir haldedir.

20/ACI ÇEŞME:Hamam Sokaktan sapan Değerli Çıkmazındadır.İhya tarihi olarak kitabesinde hicri 1136,miladi 1720 tarihi olup köyümüzün en yaşlı çeşmesidir.Yalaklı,kurnalı,gözlü olarak kalmış tek eserdir.Tek musluklu,üstten savakldır.Günümüzde kurumuş haliyle 290.yaşını sürdürmeye çalışıyor.

21/YUKARI HACI KÂHYA ÇEŞMESİ:Adını verdiği Hacı Kâhya Sokağın üst başında yer alır.Başucunda ulu bir çınar bulunur.Hacı Kâhya lâkaplı bir hayırsever tarafından yaptırılmıştır.İhya tarihi,kitabesine göre,hicri 1174,milâdi 1758’dir.Yani şu anda 252 yaşındadır. Halâ çalışır vaziyettedir.Tek musluklu ve alttan savaklıdır.




22/AŞAĞI HACI KÂHYA ÇEŞMESİ:Hacı Kâhya Sokağının alt başındadır.Kitabesine göre ihya tarihi hicri 1311,miladi l895’dir.Yani,bu çeşmemiz de 115 yaşındadır.Tek musluklu, üstten savaklıdır.Günümüzde çalışır vaziyettedir.




23/ÇARŞI MERKEZ CAMİİ ÇEŞMESİ:Merkez Camiin yapım yılı 1850’dir.Bu nedenle
çeşme de eski tarihli olmalıdır.Ama,çeşmenin yeniden ihyasında kitabede verilen yıl 1956’dır.Ortadaki büyük olmak üzere,ortadaki büyük musluğun sağında ve solunda
İkişer küçük musluk bulunur.Ana musluğun üstünde savak vardır.Küçük musluklardan
biri günümüzde yok edilmiş olup,diğerleri de kurumuş durumdadırlar.Sadece ana musluk faal haldedir.Çarşı Merkez Camii Çeşmesi,çarşıda,aynı zamanda asırlık çınarların da altında yer alır.Bu çeşme,köyümüzün içimi en yumuşak ve tadı çok leziz suyunu barındırır içinde.



24/HASAN PAŞA İLKOKULU ÇEŞMESİ:Eski Hasan Paşa İlkokulunun bahçesinde,gür bir
çınarın dibinde yer alır.Hangi hayırsever tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.Biz,ellili yılların ikinci yarısında okula başladığımızda var olduğuna göre,geçmişi en azından 60-70 yıl öncesine kadar dayanmaktadır.Öğretmen ve öğrencilere hizmet etmesi için yapılmış içimi yumuşak bir suyu olan hayrattır.4-5 musluklu ve üstten savaklıdır.

25/HACI MERZUKA TULGA ÇEŞMESİ:Alt Dere Sokaktadır.Akdoğan ve Tulga ailelelerinin ruhları için Hacı Merzuka TULGA tarafından 1990 yılında muhtemelen yeniden ihya edilen bir hayrattır.Ortada büyük musluk,her iki yanında birer küçük musluk bulunan,alttan savaklı bir çeşmedir.Günümüzde kurumuş durumdadır.

26/TİRYAKİLERİN ÇEŞMESİ:Köyümüzün Tiryakiler diye anılan ailelerinden Arif Ağaların evinin önündeki çayırda yer alırdı.Hatırladığım kadarıyla iki tarafında yalakları bulunan büyükçe bir çeşmeydi.Her iki yanında büyük muslukları ve üstten savakları vardı.Günümüzde,yerinde altında bir bankanın da bulunduğu bir bina yükseliyor.

27/YENİ MAHALLE SOĞUK ÇEŞME:Samandıra Caddesinde,Yeni Mahalleye giderken
yağhanenin hemen yüz metre ilerisinde bol suyu olan bir çeşmeydi.Aliye Annenin evinin
karşısında yer aldığından,köylümüzce Aliye Anne’nin çeşmesi diye de bilinir.Tek musluklu,üstten savaklıydı.Günümüzde,ondan geriye kalan haznesi,yol kenarında,bir garip hüzünle gelip geçenlere bakmaktadır.

28/PEMBE ÇEŞME:Samandıra Caddesi üzerinde Soğuk Çeşme’den sonra yer alan bir çeşme idi.Adını,sürekli olarak aynı şekilde yapılan pembe renkli badanasından alırdı.Bu nedenle de yerli,yabancı herkese çok sevimli görünürdü.Tek musluklu,üstten savaklıydı.Bulunduğu yerde şimdi çok genişlemiş olan Samandıra Caddesi yer alıyor.

29/SELİM SÜTER ÇEŞMESİ:Yeni Mahallede,Samandıra Caddesi üzerinde,Pembe Çeşmenin aşağı yukarı iki yüz metre ilerisinde yer alırdı.Bol suyu olan tek musluklu,üstten savaklı bir çeşmeydi.Günümüzde o da Pembe Çeşmeyle aynı kaderi paylaşıyor.

30/MÜHÜRDAR PAŞA HAYRAT KUYUSU:Yeni Mahallede,Samandıra Caddesi üzerinde Mühürdar Paşa’nın köşkünün bulunduğu korunun duvarlarının hemen dışında,Selim SÜTER çeşmesinin aşağı yukarı karşısında kalan bir yerdeydi.Etrafını defne ağaçları ve güzel bir çınar ağacı süslerdi.Kuyusundan ipe bağlı bir kova ile su çekilirdi.Namazgâhı olan ve büyük yalaklı bir kuyuydu.Genişleyen cadde yüzünden şimdi onun da yerinde yeller esiyor.

31/TAHSİN SÖZÜER ÇEŞMESİ:Yeni Mahalle,Mühürdar Paşa Mevkii,Pelit Sokaktadır.Çeşme yerini Mühürdar Paşa’nın soyundan Selma AKAY bağışlamıştır.Tahsin SÖZÜER oğlunun anısına 1985 yılında yaptırmıştır.Ortadaki büyük olmak üzere 5 musluklu bir çeşmedir. Günümüzde kurumuş durumdadır.

32/HIDIROĞLU ÇEŞMESİ:Eskilerin Eşekçi’nin Bayırı dedikleri,şimdiki Uğur MUMCU mahallesinde,Samandıra Caddesi üzerindedir.Güzel bir çınar ağacının dibindedir.Çift muslukludur.Yeniden ihyası,1969 yılında Kayseri’li İzzet TORUN tarafından gerçekleştirilmiştir.
Şu anda hizmet verememektedir.O da anılarımızda altında Roman düğünlerinin yapıldığı güzelliklerle yerini almış bulunuyor.



33/ÖĞRETMEN SOKAK ÇEŞMESİ:Aklımda kaldığına göre Yeni Mahalle,Öğretmen So-
kağındaydı.Tek musluklu,alttan savaklıydı.Günümüzde yok.

34/YALNIZ SELVİ HAYRAT KUYUSU:Köylümüzün Pendik Deresi ya da Kurfallı diye
adlandırdığı yalıya inen yolun ortalarında yer alırdı.Ulu bir selvinin dibinde içine iple sar-
kıtılan kova ile su çekilen bir kuyuydu.Yanında yalağı ve namazgâhı yer alırdı.Yalıya gi-
dip gelen köylülerin hem dinlendikleri,hem ellerini,yüzlerini yıkayıp serinledikleri,hem de namazlarını kılıp,hayvanlarını suladıkları bir kuyuydu.Şimdi,yerini “yalnız” ama “yapa-
yalnız” bir selvi bekliyor.

35/KORU ÇEŞMESİ:Ayazma’dan inilen koru mesiresi içinde,ulu meşelerin altında yer alırdı.
Hemen,kaynağının başına yapılmış bir çeşmeydi.Geliri çok az olmasına rağmen soğuk ve leziz bir içimi olan özelliğe sahipti.Tek musluklu ve üstten savaklıydı.Şimdi yok.Yerinde birtakım yerleşimler var.

36/KORU FINDIK SUYU:Korudaki yoğun meşe ağaçlarının önündeki bir açıklıkta,lülesin
den serçe parmağı kadar sürekli akan suya sahip olan bir pınardı.Pınarın,40-50 metre alt başında yer alan,bu pınarın fazla sularının toplandığı büyük bir havuz vardı.Bu havuzda toplanan su ile de bostan sulanırdı.Şimdi,yerinde birçok evin yer aldığı bir yerleşim yeri bulunuyor.

37/KORU YOLU ÇEŞMESİ:Yakacık’tan Koru’ya Ayazma üzerinden değil de,direk giden
yolun ortalarında yer alan ufakça bir çeşmeydi.Tek musluklu,üstten savaklıydı.Epeyce
bir müddet kurumuş olarak kaldıktan sonra yok edildi.

38/TARİHİ AYAZMA ÇEŞMESİ:Ayazma meydanının hemen hemen ortasında yer alır.
Başucunda tarihi,ulu bir çınar vardır.Çeşmeye,her iki yanından inilen 10’ar basamaklı
merdivenlerle ulaşılır.Eskiden çok güzel mermer bir kitabesi vardı.Şimdi kayıp.Oldukça geniş mermer oluğundan,eskiden iki metre ötedeki duvara vuran su fışkırırdı.Yüzyıllara dayanan bir geçmişinden söz edilen bu tarihi çeşme şimdi kuru.Günümüzdeki genel görünümü ise içler acısı.

39/ŞEKER SUYU:Ayazma ve korudan sonra ulaşılan bir mesirede yer alırdı.Adı üstünde
şeker gibi bir tada ve yumuşak içimi olan özelliğe sahip bir suydu.Haznesinin önünde
bir büyük musluk,bu musluğun her iki yanında iki küçük musluğa sahip bir çeşmesi vardı.Etrafını,defne,koca yemiş ve irili,ufaklı çınar ağaçları süslerdi.Şeker Suyu’nun bulunduğu yerde şimdi,içinde birçok binanın yer aldığı bir site var.

40/HAYRAT KUYU:Eskilerin söylediğine göre,bir sınır işareti de olan(Kartal ile Yakacık merasını ayıran)bu kuyuyu da Yakacık sınırları içinde analım.Eski Yunus Çimento Fabrikasına taş temin eden Taşocağının girişindeki kapının hemen yanında yer alırdı.Kuyusunun başında çıkrığı bulunan,yalaklı,yeşile boyanmış namazgâhı ile sevimli bir hayrattı,Hayrat Kuyu.Maalesef,günümüzde o da yok.



İhsan KÖSE


Pendik,07 Mayıs 2010,Cuma-23 Mayıs 2010,Pazar

14 Mayıs 2010 Cuma

YAKACIK YAKACIK’TI (1)



İŞTE KORU- Yakacık’ın efsane piknik alanı Koru’da ağabeylerimiz çilingir sofrasında buz gibi rakılarını yudumlarken görülüyor. Fotoğraftaki kasketli haricinde hepsi rahmetli olan ağabeylerimizi hiçbir zaman unutmayacağız.


FETHİ SATICI


Anadolu yakasının efsane ve güzel sayfiye kenti Yakacık bir zamanların en önemli mesire alanları arasında yerini almıştı. Yakacık’ın insanları sevecen, iyi kalpli ve yardımsever insanlardı. Gerektiğinde lokmasını, aşını paylaşırdı. Semtin yaşlıları adeta Yakacık’ın doktorları idi.Yakacık’ın her hangi bir mahallesinde bir yaşlı ve çocuk hastalandığında ilk müdahaleyi Yakacık’lı teyzeler yapardı. 1948-1955 yılları arasında Yakacık’ın tek doktoru -nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun- Muzaffer Sağun öğretmenimizin eşi Dr. Agah beydi. Asaf’ ın babası... O yıllarda Yakacık’a kızamık, suçiçeği, boğmaca, verem ve sıtma gibi hastalıklar hat safhadaydı. Dr. Agâh Sağun vefat edince Yakacık doktorsuz kaldı. O yıllarda Yakacık’ta elektrik de yoktu. Evlerde lamba ve idare yanardı. Halkı yoksuldu; buna rağmen komşusu açken tok yatmazlardı.Köy halkının geçimi pansiyonculuk, bağcılık, zeytincilik, bahçıvanlık, gazino ve kır bahçesi çalıştırmaktı. Esnaf ancak yazın 3-4 ayı iş yapardı. Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlarımız Yakacık’ta oda kiralarlardı. Yani iki veya üç odası olan Yakacık köylüleri bir odalarını yazlık olarak kiraya verirlerdi. Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlarımız Yakacık köylüleri ile çok iyi anlaşır, bir çatı altında ve birlikte yaşarlardı. Yakacık’ta yaz aylarında sokakların kapısı kilitlenmezdi. O tarihlerde Yakacık İstanbul’un belki de en huzurlu sayfiye kentlerinden biriydi.


NEDEN OLDU–1958 yılında Yakacık Nimet Otel’de kamp yapan Güreş Milli Takımı’mızın bu hazırlık kampı gazeteci-yazar Fethi Satıcı’nın güreşçi olmasına neden oldu ve Fethi Satıcı, 1960 Roma Olimpiyatları aday kadrosuna alındığı zaman henüz 18 yaşında genç ve teknik bir güreşçiydi. (Ortada)



TADINA DOYUM OLMAZDI
Yakacık’ın ünlü Kağıt Kebabı’nın doğuş tarihi bilinmemekle birlikte bu ünlü yemeğimizin ustalarından olduğunu bildiğim rahmetli Kasap Fehmi, Kasap Mahmut, Kasap Hüsnü, Kasap Akif ve Kasap Ferdi en eski Yakacık’lı Kağıt Kebabı ustaları idi. Rahmetli Fethi Çetinkaya, 1950-1956 yılları arasında bakkal kalfası olarak rahmetli Ahçioğlu’nın yanında çalışıyordu.Rahmetli Fethi Çetinkaya sonradan kasap oldu ve hazır Kağıt Kebabını icat ederek Yakacık’ın silinemez tarihine geçti. Yani eskiden Kağıt Kebabı önceden hazırlanıp pişirilmezdi. Fethi abimiz bu geleneği yıktı ve hazır Kağıt Kebabı imal etmeye başladı. Cumartesinin ve pazarın kağıt kebabı olacak etini bir gün önceden kuşbaşı şeklinde doğrar ve bir gün baharata yatırırdı. Yani karabiber ve kimyon banyosu yaptırırdı etlere. Baharatta yatan etin lezzeti bir başka olurdu. Üzerine de mis gibi kokan taze kekik otu serpilen etin tadına doyulmazdı. Haftada 125-150 adet Kağıt Kebabı satardı Fethi abimiz. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun.

KIR GAZİNOLARI REVAÇTA İDİ
Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda Ayazma’da sadece rahmetli Halim ağabey, rahmetli Hasan ağabey, rahmetli Nazım ağabey ve Koru kır gazinosunu çalıştıran rahmetli Kara Muhittin lakaplı abimiz vardı. Koru kır gazinosunda masa ve sandalye çok az sayıda bulunur ve piknikçilere 3 X 3 ebadında hasır verilirdi. Hasırla birlikte testi içinde buz gibi koru suyu ikram edilirdi. Yani 1948–1955 yılları arasında Yakacık’ın en ünlü mesire alanı KORU idi. Gençler ve çocuklar buradaki meşe ağaçlarına salıncak kurarlar ve günün geç saatlerine kadar eğlenirlerdi. Şekersuyu gazinosu daha sonra çalışmaya başladı. Koru piknik alanında çilingir sofraları kurulurdu. O dönemlerde ağabeylerimiz sadece “Aslan sütü ” diye adlandırdıkları rakıyı içerlerdi ve katiyen sululuk yapmazlardı. Sululuk yapan yabancılara da hadlerini bildirirlerdi.

FAYTON BİR SİMGEYDİ
Yakacık’ın simgelerinden olan faytonlar hafta sonlarında Ayazma’ya ve Koru’ya insan taşırlardı. Rahmetli kömürcü Salih, faytoncu Erdoğan, faytoncu Ali ve oğlu Kadir Hindici, İsmail Kâhya hatırımda kalan fayton çalıştıran ağabeylerimizdi. Bir de sepetli Alman motosikleti vardı. 2. Dünya Harbi’ni görmüş bu çok sağlam binek aracını rahmetli fotoğrafçı Halil ağabeyimiz çalıştırıyordu. Özellikle Yakacık’a gelen piknikçilere ve Samandıra’da oturan insanlara taksi gibi ulaşım hizmeti veriyordu. Yani bir yerde FAYTONLAR Yakacık’ın simgesi konumunda idi.

BUNLAR VARDI
Benim çocukluk yıllarımda (1948–1955) yılları arasında Yakacık’ta iki tane yağhane, bir tane un değirmeni, beş tane harman, bir tane yoğurthane, dört tane de ağıl vardı. Rahmetli Rafet Aykut’un ilk keçi ağılı Hamam Mahallesi’ndeydi. Hacı Mustafa Efendi türbesinin altı. Daha sonra bu keçi ağılı Aydos’a taşındı. Diğer keçi ağılı da bugünkü Uğur Mumcu Mahallesi eteğinde idi. Orası da benim çocukluk, okul ve gençlik arkadaşım Cemalettin Bayramoğlu’nun babası rahmetli İsmail kâhyanın keçi ağılı idi. Diğer ağıl da Yakacık’ın zengin ağalarından ve iş adamlarından rahmetli Debreli Halit ağanın sağmal koyun yetiştirdiği ağıldı. Bu ağılda bir mevsimde 250–300 adet kesimlik kuzu yetiştirilirdi. Ayrıca Debreliler’in yoğurthanesi vardı. Ünlü Aydos yoğurdunu imal ederlerdi. Debreliler’in ayrıca yağhane ve un değirmeni fabrikası vardı. Diğer yağhane Yakacık Darüşşafaka Huzur Evi’nin yanındaydı. Yani Çalkantı semtinde. Bu yağhanenin sahibini hatırlayamıyorum. Zannedersem bu yağhane cumhuriyet öncesi kurulmuştu.1950’lı yılların başına kadar buradaki mekanda yağ çıkarma makineleri (pres) duruyordu.
Şimdi Yakacık’taki 5 harmanın sahiplerini bir sayacağım. Yeni Mahalledeki harmanları rahmetli Niyazi Maden, kardeşleri Kadir ve Necati Maden çalıştırırdı. Ben her gün bu harmanda düvene biner saatlerce buğday ezerdim. Düvenleri bazen Öküzler, bazen de Atlar çekerdi. Bu harmanlar şimdiki Selma Hanım, İlköğretim Okulunun bulunduğu alanda idi. Birde rahmetli Yaşar amcanın harmanı vardı. Diğer harmanda Madenler mefkiğinde Aziz amcanın harmanı idi. Haldun’un babası. Bir harmanda yakacık mezarlığının altındaydı. Bu harmanın sahibini hatırlayamadım. Yani Yakacıkta topu topu 5-6 harman vardı. Sevgili kardeşim Sayın İhsan Köse, Yakacık’ta 30’a yakın harman olduğunu sitemizde açıklamış. Rakam yanlıştır. Bakın ben harman sahiplerinin isim ve soyadlarını da yazdım. Sayın Köse, ayrıca Yakacık’ta ŞARAPHANE olduğunu yazmış. Yakacık’ta şaraphane yoktu. Her halde “Yoğurthane” diyecekti. Neyse.
Yakacık’ın bir özelliğide bir falcı teyzenin bulunmasıydı. İnanırmısınız rahmetli Hacer teyze o dönemlerde İstanbul’un en önemli ve meşhur falcıları arasında yer almıştı. Şoför İhsan ve İlhan’ın anneannesi. Nur içinde yatsın Hacer teyzenin her gün evinin önü mahşer gibiydi. Onlarca genç kadın ve genç kızlar fal baktırmak için Yakacıklı Hacer teyzeye gelirdi. Yani bir zamanlar Yakacık falcısı ile de meşhurdu.

ÜÇ PANSİYON VARDI
1930-1960’lı yıllarda Yakacık’ta üç pansiyon vardı. Nimet Otel, Yakacık’ın efsane Muhtarı İbrahim Çolpan’ın Cihan pansiyonu ve bir de çocukluk ve gençlik arkadaşım Kaptan’ın pansiyonu vardı. Yazlıkçılar bu üç pansiyonda oda kiralar ve Yakacık’ta huzur ve güven ortamında üç dört ay geçirmenin mutluluğunu yaşarlardı. Cihan pansiyonunun tarihi fotoğrafı zaten şu anda sitemizde yayında. Nimet Otel’i rahmetli Sedat amca çalıştırıyordu. Nimet otelinin bir başka özelliği de burada kışlık ve yazlık sinema oluşu idi. Otelin yemekhane salonu kış aylarında sinema olarak kullanılırdı. Nimet Otel’in bir başka önemli özelliği de Türk Güreş Milli takımlarımızın burada kamp yapması idi. Çalkantı’da bulunan ve daha sonra yıkılan tarihi mekânın bahçesindeki yaşlı çınar ağacının altına kurulan güreş minderinde, devrin ünlü şampiyonları rahmetli Hamit Kaplan, Süleyman Baştemur, Ahmet Bilek, Necati Morgül, Rıza Doğan - Allah uzun ömür versin- iki olimpiyat şampiyonlarımızdan Mithat Bayrak, Kazım Ayvaz, Tevfik Kış, Dursun Ali Erbaş, Ünver Beşergil, Müzahir Sille,Yaşar Yılmaz ve Metin Bahçeli gibi ünlü pehlivanlarımız idman yaptılar. Benim de güreşçi olmama neden olan bu güreş kampından bizlere hatıra sadece yaşlı çınar ağacı kaldı.




SATICI, KIRKPINAR’DA- Yakacık’ın yetiştirdiği ünlü güreşçi ve gazeteci-yazar Fethi Satıcı, Edirne Tarihi Kırkpınar Yağlı Pehlivan Güreşleri’ni kesintisiz 31 yıl izleyen bir basın mensubu olarak tarihe geçti. Hiç ara vermeden Kırkpınar’ı görevli gazeteci olarak izleyen Satıcı, Kırkpınar ile ilgili yarışmalarda birincilik ve üçüncülük ödülleri kazandı.

Fethi Satıcı, tarihi Kırkpınar güreşlerinin ALTI kemerli başpehlivanı Karamürselli Aydın Demir ile görülüyor. Yıl 1982.





Güreş Milli Takımı



Kırkpınar Hanımağa


4 Mayıs 2010 Salı

İhsan Köse'nin Yakacık Anıları 1

Eski Yakacık'lıları buraya konuk almaya devam ediyoruz. Ne de olsa merak ettiğimiz, onlardan öğrenmek istediğimiz çok şey var. Bugünkü konuğumuz Sayın İhsan Köse. Kendisi doğma büyüme Yakacıklı. 1949 doğumlu İhsan Bey aşağıdaki yazıda bizi eski Yakacık'a götürüyor, tatlı diliyle kaybettiğimiz değerleri anlatıyor. Ondan Yakacık'ın tarihini, coğrafyasını ve o günlerin yaşam tarzına ilişkin pekçok şeyi öğreniyoruz. Değerli bilgilerini ve anılarını bizimle paylaştığı için kendisine sonsuz teşekkürler.

***

ANILARDA KALAN BİR KÖY

Kondüktör “Kartal”diye bağırdığında küçük ama sevimli istasyon binasının önünde trenden inersiniz. Ahşap tren köprüsünden geçince, karşıda sizi 28 ve 30 model Ford marka arabaların (30 model Ford’lar için şoförler arasında bas bir kaldır iki Ford tabiri kullanılırdı.) çoğunlukta olduğu taksi dolmuşların beklediğini görürsünüz. Bunlar, zamanın model arabalarıdırlar. Farları, bombeli tamponların üstünde; kornaları dikiz aynalarının yanında, ancak elle sıkıldığında “vrrraaak vrrraaak” diye öten; bisiklet tekerleği görüntülü jantları olan; düğmeyle çalışan marşları olmadığı için arabanın önünde dışarıdan bir kolla çalıştırılan; stepnelerini bagaj kapaklarının üstünde taşıyan bu “antika”lar, sizleri Yakacık’a götürmek için beklemektedirler.
Bu arabaların herhangi birine biner, tahminen 700-800 metre olan, Kartal’ın içinden geçen tek caddeyi kat ederek, tren köprüsünün altından Yakacık’a doğru yola koyulursunuz.
Tren köprüsünü geçer geçmez, sizi,sağlı sollu Kartal’ın ünlü bostanları karşılar. Bu bostanlar o kadar ünlüdür ki aslında Tuzla’dan Bostancı’ya kadar bir alanı kapsayıp İstanbul’un büyük bir kısmının sebze ihtiyacını karşılarlar.Bostanlar arasından yavaş yavaş tepedeki mandıraya doğru tırmanırsınız. Aman dikkat! Yolun her iki yanındaki bostan kuyularına iyi bakın.Bunlar çok tehlikelidir.Ağızlarının çapları 7-8 metreyi bulan bu kuyulardan birine vaktiyle şoför Fahri arabasıyla uçmuştu.
Mandıranın önünde yokuş biter, yol düzlenir.Eğer bindiğiniz araba bas bir kaldır iki ise, ikinci;değilse üçüncü vitese yol görünmüştür.Mandıradan itibaren çevreniz adeta bir zeytin ağacı denizi ile donanır.Bu zeytin ağaçlarının aralarında da İstanbul’un en güzel Çavuş Üzümünün yetiştirildiği bağlar gözlerinizin önüne serilir.
Aşağı yukarı bir kilometre kadar, kendinizi bu zeytin ağaçları denizinin,bağların büyüsüne kaptırarak hiçbir meskene rastlamadan gidersiniz. Sonra, birden solunuzda, zeytin ağaçlarının ortasında, etrafı çam ağaçlarıyla çevrili bir köşk ortaya çıkar: Ebu’l Huda’nın köşkü. Uzaktan, bu ağaç denizinin ortasında yol alan nazlı bir gemi edasıyla sanki size selam vermektedir. Bu arada düzlüğün sonunda, uzaktan Yakacık da görünmüştür. Hani bugün kartpostallardan gıpta ile izlediğimiz, bakmaya doyamadığımız İsviçre’deki, Avusturya’daki köyler gibi. Arkasındaki heybetli Aydos Dağı’na yaslanmış, ağaçlıkların arasından evlerin zor seçilebildiği bağlar, bahçeler içinden sizlere gülümseyen, yemyeşil Yakacık.
Ebu’l Huda’nın köşkünü geçince, yokuş aşağı sarkarsınız. Burada bütün arabalar vitesten atar ve kontağı kapatırlar. Malum, benzin sarfiyatı meselesi. Sizinki de kapadı mı?
Tamam. Biraz sonra karşımıza Hayrat Kuyu çıkacaktır.İçinizde namaz vaktini geçirmek üzere olanlar hazırlansın. Diğerleri de tabii. Çünkü Hayrat Kuyu’da zorunlu mola vereceğiz.
Zira arabalarımız bayıra vurunca su kaynatırlar. Bu nedenle arabalardaki bir iki su tenekesini hep dolu tutmak lazım.
Hayrat Kuyu, adı üstünde hayırsever bir vatandaşın yaptırdığı, çevresinde birkaç ağaç bulunan, çıkrıklı, sevimli bir namazgahtan oluşan bir kuyu.Yalıdan gelen köylüler veya Yakacık’a gezmeye gidenler burada mola vererek ya namaz kılarlar; ya ellerini, yüzlerini yıkayarak serinlerler; ya da şoförler arabalarının eksilen sularını tamamlamak için su alırlar.
Nasıl, buz gibi suyla epey serinlediniz değil mi? Öyle ise yola devam edelim. Haaaaa, yola düşmeden önce, unutmadan söyleyeyim. Hayrat Kuyu bir geçiş yeridir. Yani ova ile yaylayı ayıran önemli bir nokta. Burayı geçtiğiniz an,havanın hemen değiştiğini fark edersiniz.
Sizi rahatlatan, yüreğinize ferahlık veren, serin Yakacık poyrazı bedeninizi yalamaya başlar.
Eskiler, Hayrat Kuyu’dan aşağı yağmur, yukarı kar yağar şeklinde bu geçiş yerinin önemine işaret ederler.
Hayrat Kuyu’dan sonra esas Yakacık bayırını tırmanmaya başlarsınız. Etrafınızdaki zeytin ağaçları ve bağlar giderek daha da yoğunlaşır. Çevrede, beygirine ya da eşeğine yüklediği küfelerle yalıya giden,yalıdan dönen köylülerden gayrı kimseye rastlamazsınız.Arabanın motor sesine, bazen cırcır böceği sesi karışmakta ve yeşiller arasındaki Yakacık da gittikçe size doğru yaklaşmaktadır.
Soğanlık sapağını geçip, Beş Selvi’lerden sola doğru hafifçe kıvrıldığınızda, rampa kendini daha bir gösterir. Biraz sonra bütün arabalar birinci vitese düşeceklerdir. İnleye inleye yokuşa saran arabalardan Yakacık’ın ünlü köşkleri yavaş yavaş seçilmeye başlanır. Ikına sıkına biraz daha yukarılara tırmandığınızda solunuzda İngiliz’in köşkü, onun yanında Enis Akaygen’inki, biraz daha üstte Jak’ın köşkü, onun karşısında Abbas Hilmi Paşa’nın ünlü çeşmesi ile birlikte görkemli köşkü sizi karşılamak için sıraya girmişlerdir sanki. Sizler,tertemiz hava ile ciğerleriniz bayram ede ede,ağır ağır bu görüntülerin arasından geçerek Yakacık meydanına ulaşırsınız.
Meydan dediğimiz, azıcık büyükçe bir alan ya da köylülerimizin dilinde “çarşı” otomobil ile geliş için son duraktır. Arabalardan inip, şöyle rahat bir şekilde gerinebilirsiniz. Kolay değil, dünya üzerinde insanlara bu kadar rahatlık veren atmosfere sahip iki yerden birinde, Yakacık’tasınız artık.(Bunu köyümüzü methetmek için söylemiyorum. Vaktiyle televizyonda ünlü meteoroloji uzmanı Ali Esin usta anlatmıştı Yakacık’taki atmosferin ilginçliğini.)
Şimdi seçiminizi yapın bakalım. Çarşıda Çınaraltı’nda mı oturacaksınız, yoksa bir etap daha gitmeyi göze alarak Ayazma veya Koru’ya mı demir atacaksınız. Eğer çarşıda kalırsanız Çınaraltı’nda, Fethi Abi’nin hazırladığı baharatı bol nefis kağıt kebaplarını yiyerek Asım Ağabey’in 32.kazandan doldurduğu süper demli çaylarını içip, yaşadığınızın bir kere daha farkına varır,kendi kendinize derin bir “oh” çekersiniz.
“Yok, ben Ayazma ya da Koru’da keyfime bakacağım,”diyorsanız; tek veya iki atlı faytonlarımız emirlerinize amadedir.Yine kısa bir yolculuk yapıp,bağ,bahçeler Narman’lı Vehbi Bey’in, Prenses Tevhide Hanım’ın, Kefeli’lerin köşklerinin önünden geçip,Cihan Pansiyon’undan sonra Ayazma’ya ulaşırsınız. Burada yiyeceğiniz kağıt kebabı ve içeceğiniz demli çaylara;İzmit Körfezi’nden başlayıp Karamürsel, Yalova, Çınarcık, Adalar ve Bakırköy kıyılarına ulaşan panoramik görüntünün keyfi eklenir.Bu eşsiz manzarayı seyretmekten gözleri yorulup da dinlenmek isteyenler şezlonglarına uzanıp,bir müddet kestirebilirler püfür püfür esen rüzgar altında.
Yakacık. Az önce de anlatmaya çalıştığımız şekilde Kartal’dan ulaşılan ufak bir Anadolu köyü. Ama tam anlamıyla bir köy.Her evin altında ahırı olan,sokaklarında kümes hayvanlarının dolaştığı, adım başında beygir kişnemesi veya eşek anırması duyabileceğiniz;hasat mevsiminde otuza yakın yerde kurulan harman yerleriyle,ekili dikili bahçeleriyle, şaraphaneleri, yağhaneleriyle, genzinizi dolduran tezek kokularıyla tipik bir köy.
“Peki, böylesine görünüşte sıradan olan bir köyü ta Bizans döneminden bu yana Osmanlı, Cumhuriyet dönemleri de dahil,ilgi çekici bir sayfiye yeri olarak kalmasını sağlayan sır nedir acaba?”diye kafanızda bir soru işareti beliriyor, değil mi? Anlatayım.
Birincisi, az önce de anlatmaya çalıştığım atmosferi,yani havası.Öyle bir hava ki insanı rahatlatan,kişiyi nefes almasının farkına vardıran,Kartal ve İstanbul’un cayır cayır yanan sıcak yaz günlerinin geçip gitmesini hiç hissettirmeyen,sürekli esintili bir hava.
İkinci önemli özellik, köyümüzün neresinde oturursanız oturun,ayaklarınızın altında sürekli panoramik bir manzara.Önce, hemen Abbas Hilmi Paşa’nın köşkünün önünden başlayıp 5 km aşağıdaki denize kadar uzanan zeytinlikler ve bağlar.Sonra görebildiğiniz yere kadar Marmara Denizi. Gündüz yeşile ve maviye;gece kıyılardaki ışık pırıltılarına bakmaktan yorulur gözleriniz.
Yakacık’ı Yakacık yapan üçüncü önemli konu da kaynak sularımız.Köyümüzde, sertliği son derece düşük olan,içimi de o derece rahat epeyce kaynak suyu vardır.Bu sular İstanbul’da,hatta yurdumuzda eşine ender rastlanılacak kalitededir.Ne yerseniz yiyin,ne kadar yerseniz yiyin,üstüne bu sulardan istediğiniz kadar içebilirsiniz.Hem su içmenin zevkine varır,hem hiç şişlik hissetmez,hem de yediklerinizin çok kısa bir zamanda eritilmesine yardımcı olursunuz.
İşte bu üç ana etken hava,manzara ve suya başta ulu çınarlar olmak üzere,bazı yerlerde doğal,bazı yerlerde de insan eliyle oluşturulan müstesna bitki örtüsü de eklendiğinde Yakacık,uzun yıllardır tercih edilen bir sayfiye köyü olarak devam edegelmiş.
Mevsimine göre değişik güzellikleri yaşayabilirsiniz köyümüzde.Mesela,yaz başında çarşı meydanına bir inin.Sepet sepet aldalbastı kirazları ortalığı doldurmuştur.Hangisini alacağınızı,seçeceğinizi şaşırır,epeyce bir süre bu halde dolaşırsınız.Temmuz ayının ortalarından sonra eğer sabah erkenden çarşıya inerseniz domates başta olmak üzere diğer leziz sebzeleri de taze taze alarak yeme bahtiyarlığına erişirsiniz.Zira onlar,Aydos Dağı eteklerinde az ama son derece enfes bir tatla yetişen ürünlerdir.
Ağustos ayının ortalarından sonra Çavuş Üzümü kesilmeye başlanır.Çarşı meydanı küfe küfe Çavuş Üzümleri ile dolar.Biliyorum,bazılarınız içinden geçiriyordur:”Alt tarafı üzüm değil mi?Ne methedip duruyor ?”diye.İstanbul halkının çıksın diye dört göz beklediği,ince kabuklu,bir tanesi bile insanın ağzını su ile dolduran,emsalsiz tadı olan bu üzümü ben size anlatamam.Yemek gerek,yemek.
Sonbaharda turşu hazırlamak için kesilen sebzelerle dolan çarşı meydanını arada bir incir,üzüm,ayva,nar,ceviz görüntüleri süsler.
Kışın ise dışarıda lapa lapa yağan karı seyrederek çalı ile çalışan ekmek fırınında yapılan kıymayı,yağları çenenizden süzüle süzüle yer;üstüne mis gibi demli çayınızı çeker, mutluluğunuzu pekiştirirsiniz. İsterseniz bunların yerine,fırından yeni çıkmış sıcak bir ekmeği alıp yağhaneye gitmeyi düşünebilirsiniz.Orada sıcak sıcak zeytinyağına batırılıp,üstüne kırmızı biber ve kekik serpilmiş ekmek yeme lüksünü yaşayabilirsiniz.
İlkbaharda Yakacık’a geldiğiniz zaman bir şey yeme veya içme zahmetine girmenize lüzum yoktur. Zira,çevrede rengarenk çiçeklere bürünmüş ağaçların cazibesi ile yemyeşil bir tabiat görüntüsünü seyre dalmak,başka bir şey yapma ihtiyacını sizlere unutturacaktır.
Çarşıda sadece meyve ve sebze satılmaz.Mevsimine göre çınar dallarından hevenk hevenk av hayvanları da sarkar.Mesela,Ağustos ortalarından sonra ilk av hayvanı olarak sarı asmaları dallarda gözleyebilirsiniz.Eylül ayı içinde dallar salkım salkım bıldırcınlarla keklik ve tavşan sizler için hep hazır bulundurulur. Eğer isterseniz bir gece Yakacık’ta konaklayarak,keskin poyraz ya da karayel rüzgarlarını da göğüslemeyi göze alıp,avcılarla birlikte dağları dolaşır, avcılık merakınızı giderir,alacağınız av etini daha bir iştahla yiyebilirsiniz.
İşte size genel çizgileriyle anlatmaya çalıştığım bir zamanların Yakacık köyü. O canım zeytinlikler,bağlar,bahçeler,bostanlar yerlerini fabrikalara,iş yerlerine,bitmek tükenmek bilmeyen kooperatiflerin çirkin binalarına bıraktı.Yakacık’ta oturulabilir yer olarak Ayazma’da birkaç restoran ve çay bahçesi var artık.Bunların içinde de bir tek nostaljik özelliğini sürdürmeye çalışan Şükrü ve Hasan kardeşlerin babalarının kurduğu,yaklaşık seksen seneden bu yana var olan çay bahçesi var.Ayazma çay bahçesinden aşağılara doğru baktığınızda göz alabildiğine gördüğünüz manzara:bina,bina,bina… Bu görüntü karşısında hem eskiyi hatırladığınızdan içinizden ığıl ığıl bir şeyler akıp gidiyor;hem de şu anki görüntünün verdiği sıkıntıdan tiksiniyorsunuz.
Meşhur Divan şairi Nedim,bir gazelinde sevgilisinin güzelliklerini tek tek ortaya koyduktan sonra, gazelin son beytinde şöyle diyor:
Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim
Bir peri-suret görünmüş bir hayal olmuş sana
Bizler de şair gibi bir zamanlar herhalde Yakacık diye bir yerin kafamızdaki hayali ile yaşamıştık.Ya da uzunca bir süre gördüğümüz Yakacık isimli rüyadan uyanmıştık.
Başka türlü olamazdı...


İhsan Köse

(Yakacık, Ayazma Kadir Ağabey'in Çay Bahçesi
10/11 Ağustos 1995, Perşembe, Cuma)