27 Kasım 2019 Çarşamba

Eski Yakacık

Yakacık'ta her sene olduğu gibi bu sene de (1931) hava değişimine gelenlerin çoğunluğunu Ermeniler, ikinciliği Rumlar, üçüncülüğü Türklerle Yahudiler oluşturuyor. Bu sene Yakacık'ta otel de çok.. Üç-beş sene evvel tek bir oteli olan Yakacık'ın bu sene beş oteli ile bir o kadar pansiyonu var. Bu otellerin içinde yemeklileri vardır ki bir gün bir gece yemek ve yatak 3,5 liradır. Yakacık sütü, yoğurdu, üzümü eskiden beri meşhurdur. Şimdi meşhur olan diğer bir şeyi daha var ki o da zeytinyağıdır..
Eski Feshane ustalarından Defterdarlı Cemil Efendi namında bir zat buraya elektrikle işleyen güzel bir yağhane ile bir değirmen yaptırmıştır ki Yakacık meralarını kaplayan yemyeşil zeytin ağaçlarının mahsullerinden bu yağhanede enfes zeytinyağları çıkarılıyor. Aynı zamanda elektrikle işleyen bu değirmenle yağhane akşamları saat beşten sonra köyün her tarafına elektrik veriyor. Onun için eskiden geceleri simsiyah kalan şirin Yakacık şimdi geceleri Pendik'ten, Kartal'dan baktınız mıydı pırıl pırıl yanıyor...
Yakacık'ın Çarşı Meydanındaki çınarların altı cuma günleri hıncahınç doludur. Buraya gezmeye gelenler buradaki Kavas Ahmet Ağa'nın kahvesinde oturup bir kahve içmeden geçemezler. Tam bir köy manzarası gösteren bu meydanın gayet meşhur ve yerli iki siması vardır ki bunlardan biri eski kasaplardan Mahmut Ağa, öteki de zerzevatçı Paşa Mehmet Ağa'dır. Paşa Mehmet Ağa gayet şen, alaycı, cömert bir adamdır. Bütün köy halkı boyuna kendisiyle şakalaşır. Hatta çocuklar bile ona takılır ve kendisi de çocuklara boyuna yemiş dağıtır. Buranın tanınmış bir siması da Kartal gümrük memuru Çemberlitaşlı Şişman Ahmet Bey'dir. Bu zat kebabı, revaniyi pek sever ve ara sıra kebapla revani yemek için Kartal'dan kalkıp Yakacık'a gelir..
Adalar'da olduğu gibi bir-iki senedir Yakacık'ta da eşek gezmeleri moda olmuştur. Birçok gençler, birçok hanımlar şimdi Koru, Ayazma, Çarşı ovasında eşeklerle kır eğlencesi yaptıkları gibi bazıları eşekler üstünde güle oynaya, çala söyleye Kartal'a, Pendik'e ve arka taraflardaki Dolayoba, Kurtköy, Şeyhli taraflarına gezintiye gelmektedirler. Baştanbaşa bir sayfiye yeri olan Yakacık'ın asıl mesire mahalleri Ayazma ile Koru'dur. Bir de Çarşı ile Ayazma arasında Aile Bahçesi denilen yüksek bir yer varsa da burası daha ziyade özel bir pansiyon bahçesi olduğu için pek kalabalık olmaz.. Ayazma ile Koru'ya gelince, cuma günleri buralarda oturacak yer bulmak çok güç. Buralara gelenler çoğunlukla nevalelerini buraya getirirler ve orada yer yer masalar, sofralar kurarak aşağıdaki geniş ve yemyeşil zeytinliklere, Marmara'ya, Adalar'a karşı çok nefis, çok samimi bir yaz günü muhabbetiyle akşamı ederler. Diğer mesirelerde olduğu gibi buralarda da çalgı olmadığı için kahve, çay, gazoz gibi şeyler de çok ucuzdur. Buraların bir kabahati varsa, o da insana çok yemek yedirmesidir.. (OSMAN CEMAL KAYGILI, "Köşe Bucak İstanbul", Can Yayınları, 2019)

21 Ağustos 2019 Çarşamba

UDİ NEVRES BEY'İN YAKACIK SEVGİSİ

Bugün bir konuğumuz var: değerli emekli edebiyat öğretmeni İhsan Köse'nin Yakacık anılarını kendisinden dinliyoruz.

Image
Yakacık Havuzlu Park

UDÎ NEVRES BEY
       (1873-1937)

        1873 yılında Malatya'da dünyaya gelir.Daha çok küçükken,aşağı yukarı 1880'lerde annesini kaybettiği için,babası tarafından İstanbul'a götürülür.Babasını da himaye eden bir paşa tarafından yetiştirilir.
        İstanbul'da,kendi kendine yaptığı çalışmalar sonucu ud çalmayı öğrenir.Bu arada Bâb-ı Âli'de bir memuriyet işine girer.Hem işini yapar hem de ud çalmayı geliştirerek,musikî dünyasında ileride kendisinden "üstat"diye bahsedilecek yerlere doğru adım adım ilerlemeye başlar.
        1900'lü yıllara gelindiğinde bayağı bir şöhrete kavuşmuş olan Nevres Bey,bu sıralarda bir başka şöhretle,Tanbûrî Cemil Bey'le tanışır.Müzik otoriteleri derler ki,bu tanışma onun için tam bir dönüm noktasıdır.Bu noktadan sonradır ki,önemli devlet adamlarının da katıldığı İstanbul'un meşhur konaklarında hem musikî dersleri vermeye başlar,hem de konserler icra eder.
        Kolay kolay kimseyi beğenmeyen,tenkitçi ve hırçın bir kişiliğe sahip olan,aynı zamanda da müthiş bir kulağı olan Nevres Bey,musikî çalışmaları sırasında en ufak bir falsoya bile tahammül edemezmiş.İşte böyle bir kişilik olan üstat, giderek o zamanki musikî dünyasının vazgeçilmez kişiliklerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerler.Özellikle 1908 yılında Tepebaşı Gazinosu'nda,zamanın ünlü hanende ve sazendelerinin katıldığı bir konserde herkese kendisini kabul ettirerek,şöhretinin zirvesine yerleşmeye başlar.
        O,zirvenin yörelerinde dolaşadursun ,biz de Yakacık'ın yakın geçmişine doğru bir gezintiye çıkalım.1970'li yılların ilk yarısında,otobüsle fakülteden eve dönerken,Ankara Yolu'nda,Soğanlık'ı geçip de Yakacık iyiden iyiye gözlerimizin önünde belirmeye başlayınca,Faruk'la
(EBREN)zaman zaman birbirimize dönerek şöyle söylenirdik:"Yakacık da amma bozuldu haaaaa!Artık Yakacık da yaşanmaz hale geldi kardeşim!"diye.Bize,bu lâfları ettiren,yemyeşil bir bitki örtüsü altında kaybolan Yakacık'ta da artık birkaç tane de olsa sırıtan,insanların göz zevkini bozan, beton yapılaşma örnekleriydi.
        Biraz daha geriye gidelim.Bizim kuşağın ilkokul dönemlerini kapsayan 1950'li yılların ikinci yarısına.O vakitler,ister Şükrü ve Hasan TENGİZ kardeşlerin işlettiği Ayazma Çay Bahçesi'nden,ister hemen onun bitişiğindeki Halim Amca'nın(DİZMAN)çay bahçesinden,isterseniz de Nazif Amca'nın(BAĞATUR)çok büyük bir balkon gibi uzanan Çamlı Gazinosu'ndan aşağılara doğru bir bakın.Göreceğiniz manzara şuydu:Köyün hemen mezarlık altından başlayıp Kartal ve Pendik'i de kapsayacak şekilde göz alabildiğine yeşilin binbir tonu ve onun hemen bitiminde de başlayan Marmara Denizi'nin eşsiz güzelliklerle dolu görüntüsü.
        Ya da şöyle söyleyelim.Mükemmel sahillerin bulunduğu bu kıyılardan-mübalağa etmiyorum,size hemen, bir çırpıda Kartal-Pendik arasında altı,yedi plaj ismini sayabilirim-Aydos'un yamaçlarına,yani Yakacık'a doğru yöneldiğinizde karşınıza çıkan tablo şuydu:Kıyıdan  birkaç yüz metre içerde,yaz,kış ayrı sebzelerin yetiştirildiği muazzam büyüklükte tarlalar,daha doğrusu bostanlar.Onların bittiği yerde başlayan,devasa büyüklükte;içinde kiraz,dut,ayva,erik,incir vb.ağaçların süslediği zeytinlikler ve bağlar.Yakacık'ı adeta boğacakmışcasına,
mezarlık altına kadar sokulurdu yeşil rengin dans ettiği bu eşsiz görüntü.
        Yakacık'ta,köy içindeyse,Çarşı,Ayazma ve Koru'da çınarlar,ıhlamurlar,
meşeler doğal görüntüyü;ahşap ev ve konakların bahçelerindeki  meyve ağaçları ve sebze yetiştirilmeye ayrılmış kısımlar da,insan eliyle oluşturulan yeşillikleri tamamlayan unsurlardı.Eğer Yakacık'tan Aydos'a doğru devam ederseniz,sizleri önce,maki dediğimiz yıngıl,pırnal,kocayemiş vb.bodur ağaçlardan oluşan bir bitki topluluğu karşılar ve zirvenin arkasına kadar size refakat ederdi.Şu anda,Aydos eteklerinde rastlanan çam ağaçlarının ise,esamisi bile okunmazdı.Zira,bu makilik alanlara cumhuriyetimizin ellinci yılı anısına,yani 1973'te
210.000.000(iki yüz on milyon)çam fidesi dikildi.Bugün,bu çam ormanlarının altında yürüyüşler,piknikler yapılıyor.Eğer,büyük bir azimle yürümeye devam ederseniz Aydos'un arkasına doğru;bu sefer de içinde çınar,ıhlamur gibi ağaçlara da rastlanan meşe ve gürgen ağaçlarının yoğun olarak bulunduğu bir tabiî ormanın içinde bulurdunuz kendinizi.
        Bu,benim sizlere anlatmak istediğim çok yakın bir geçmişteki,1950'ler,1970'lerdeki Yakacık.Bir de 1910,1920,1930'ların Yakacık'ını gözler önüne getirmeye çalışın sevgili Yakacıklılar.Benim,o zamanki güzellikleri havsalam almıyor.Sadece,"Yeryüzü cennetlerinden birisiydi Yakacık herhalde."diyerek avunuyorum.
        Biz,şimdi yine dönelim Udî Nevres Bey üstadımıza.O,artık 1910,1920,1930'lu yıllarda,dinleyicilerine en iyiyi,en güzeli sunmayı amaçlayan,rakipsiz bir üstattır.İstanbul Radyosu'nun ilk yayınlarından itibaren udu ile,bu yayınlarda yer alır.Münir Nurettin SELÇUK'un kadrosunda da devamlı yer almaya başlayan üstat;giderek "ud"da rakipsiz bir virtüöz olup çıkar.
        Başta da söylediğimiz gibi,kolay kolay kimseyi beğenmeyen,tenkitçi ve hırçın bir kişiliğe sahip üstadın bir önemli özelliği de "kafa dinlemeyi"çok sevmesidir.Bu nedenle zaman zaman İstanbul'un gürültüsünden uzaklaşıp-yirminci yüzyılın başlarında ne kadar gürültü varsa-kırsal alanların çok yoğun olduğu Çamlıca,Beylerbeyi ve Yakacık'ta soluğu alırmış üstat.İşte,bu "kafa dinleme"lerini yaptığı Yakacık zamanla onda bir tutku haline gelir.Yakacık'tan bir türlü kendini alamaz.Tam bir Yakacık aşığı olup çıkar.
        Benim de yukarıda az çok güzelliklerini anlatmaya çalışarak konuya bağlamaya çalıştığım üstat,bazen uzun,bazen kısa süreli olarak gelip kaldığı,kafasını dinlediği Yakacık tutkusuyla,bir zaman sonra Yakacık'ta yer alıp ev yaptırarak ve sürekli orada yaşama isteğiyle yanıp tutuşmaya başlar.Ancak,ne yazık ki,bu olağanüstü Yakacık'ta yaşama isteğine,yakasına yapışan melun gırtlak kanseri illeti izin vermez.Sağlığında hiç evlenmemiş ve hep yalnız bir hayatı olmuş olan üstat,hastalığının iyice ilerlediği son demlerinde çevresinde çok az sayıda bulunan üç,beş dostuna,şu vasiyetini yapar:"Çok istediğim halde,Yakacık'ta bir evim olmadı.Bari,mümkünse mezarım Yakacık'ta olsun.Ölünce beni Yakacık mezarlığına gömün."
        Öldüğünde,üstadın cenaze merasimine katılan,maalesef birkaç kişiden oluşan topluluk bu isteği yerine getirir.O topluluğun içinde bulunan kişilerden biri de meşhur ses sanatçısı Safiye AYLA'dır.Üstadın mezarı başında Fatiha'sını okuduktan sonra onun için şu sözleri söyler:"Sağlığında kendisine bir kulübe bile ama ölümünde dileği yerine geldi."
        İşte,1900'lü yılların başlarında adeta bir cennet parçası gibi güzelliklerle dolu olan Yakacık ile,kendisi hakkında musikî otoritelerinin gelmiş geçmiş en iyi üç,beş udîden biri diye nitelendirdikleri virtüöz Udî Nevres Bey'in Yakacık ile yollarının kesişmesinin hikâyesi.
        Onun,Münir Nurettin SELÇUK ile birlikte verdiği bir konser sonrası izlenimlerini dile getiren ve üstadı çok öven yazısının bir yerinde,dönemin yine çok ünlü bir edebiyatçısı Peyami SAFA şöyle der onun için:"Nevres'i dinlerken,inanacağımız geliyordu ki,bu harikulâde adam uda değil de mermere vursa,o sükûtî maddeden yine bir melodi abidesi çıkabilir."
        Yakacık aşığı ve öylesine usta bir kişiliğe sahip olan bu virtüözümüzün mezarını ben,şu anda kullanılan mezarlıkta aradım,bulamadım.Ya ben rastlayamadım veya şu anda kullanılan mezarlıkta yok.1937 yılında rahmetli olan üstat,muhtemelen eski jandarma karakolunun altında olan ve şu anda üzerinde binalar yükselen  eski mezarlığa gömülmüş olabilir.
        Felek mi,talih mi,kısmet mi,ne derseniz deyin.Bazılarına,bu dünyada köşk yaptırtıp,içinde afiyetle oturmasını nasip ediyor.Bazılarına da zar zor bulunan bir mezar yerini bile çok görüyor.Ama,maalesef çok acı bir gerçek ki bizler toplum olarak,sanatımıza,sanat-
çımıza,kültürümüze hiç ama hiç sahip olamayan-haydi biraz daha yumuşatarak söyleyeyim-en az sahip çıkan bir toplumuz.Üzülerek söylemek gerekiyor ki tek gerçek bu.
        Çok iyi hatırlıyorum,Türk Edebiyatının en büyük şairlerinden biri olan Bakî'nin mezarı da,Edirnekapı mezarlığında,bir yol genişletme çalışması sırasında tesadüfen ortaya çıkarılmıştı.
        Neyse.Kalın sağlıcakla.

         İhsan KÖSE
Pendik,03 Mart 2019,Pazartesi

31 Mayıs 2019 Cuma

Aydos kalesindeki tünel?



Yakacık edebiyata, resme,müziğe konu olur da filmlere olmaz mı? Yakacık konulu bir film olduğunu biliyordum ama youtube'da karşıma çıkıncaya kadar izleme olanağı bulamamıştım. 


Olayın Yakacık'la en büyük bağlantısı köyün Yassıada'nın tam karşısında olması ve tepedeki Aydos Kalesi'nden başlayan tünelin ucunun Yassıada'ya çıktığı söylencesi...


Yönetmeni ve senaristi Süleyman Nebioğlu. Filmin gerçek adı: “Memlekette Demokrasi Var”. Fakat youtube'a yükleyenler pek siyasi bulmuş olacaklar ki Yüz Bin Kibrit diye yeni bir ad uydurmuşlar. Yani bu adla aratabilirsiniz. Üstelik filmin adını değiştirmekle yetinmemişler bir de jenerik ve bazı yerler kesilmiş. Bunlar beni rahatsız ettiği için linki paylaşmak istemedim. Başroldeki Müjdat Gezen, Yakacık'ın delisi rolünde Adnan Menderes'i idamdan kurtarmaya çalışıyor. DP döneminde nasıl Vatan Cephesi listeleri yapılıp halkın bölünmesine karşı çıkarak demokrasi istiyorsa 27 Mayıs'tan sonra da idamlara karşı duruyor.


Orijinali bulup izlemeniz dileğiyle...

“Memlekette Demokrasi Var” 

Yapım yılı:2010
Yöneten: Süleyman Nebioğlu
Oynayanlar:Müjdat Gezen, Sümer Tilmaç, Nejat Birecik, Şafak Sezer, Tamer Karadağlı

Teaserhttps://www.facebook.com/watch/?v=140796542629177





11 Mart 2012 Pazar

Yakacık - Hüseyin Zekai Paşa

Hüseyin Zekai Paşa'nın Yakacık tablosu (1908)


Tual / Yağlıboya, Özel Koleksiyon

Hüseyin Zekai Paşa'nın Yakacık tepelerinden İzmit Körfezine ve daha arkadaki Yalova sahillerine bakışını belgeleyen bu 1908 tarihli yapıt, yaşadığımız 17 Ağustos 1999 depreminden sonra anlamını, kapsamını sanki ikiye katlayan bir düşündürücülük içermekte.

Bu titiz ve fotograftan da yararlanılmış olduğu varsayılabilecek, primitif tadlar da içeren yapıt, ayrıca harika bir doğa parçasını 94 yılda ulusca ne hale getirdiğimizi net olarak görebilmemizi de sağlıyor. Resmi ayrıntılı olarak incelersek, arazi kullanımından, varolan yapılardan, konumlarından, biçimlerinden II. Meşrutiyet Dönemi'nde bölgede yaşamakta olan "Osmanlı Toplumu" insanlarını da imgelemimizde canlandırabiliriz.

Gökyüzü, körfezin karşı kıyısı, yakın yakası, sağdaki tepenin ve onun eteklerindeki güneşli köşklerin yer aldığı alan ve en ön plandaki gölgeli yoğun ağaçlık alandan oluşan beş yatay bölgeli bu görünümün bakışlarımızı öncelikle çeken odak noktası ise, sağdaki köşkün sağır beyaz duvarı ve aynı hizada sola uzanan yine beyaz ve ışıklı bahçe duvarı...

1859 - 1919 döneminde yaşamış olan ve "primitifler" olarak adlandırılan Darüşşafakalı foto-gerçekçi sanatçılar ile bir sonraki kuşak sanatçılar arasında bir geçiş dönemi sanatçısı olarak kabul edilen ve yapıtlarında insan figürü kullanan ilk ressamlarımızdan olan Zekai Paşa'nın resim tarihimiz açısından da, Marmara bölgemizin yirminci yüzyıl başındaki durumunu yansıtan bir belge olarak da önemi olan bu görünümü, o yıllardaki ressamlarımızın resim tekniği açısından ulaştıkları yetkinliği saptamak açısından da önemli olan tüm dünya müzelerinde yer alabilecek nitelikte olan tartışılmaz bir başyapıt...

Haşim Nur Gürel
sanalmüze

26 Aralık 2010 Pazar

Mutlu Yıllar!




Sağlıkla, mutlulukla, huzurla ve sevinçlerle dolu bir yeni yıl diliyorum.

21 Kasım 2010 Pazar

Dağ dağa kavuşmaz ama...




50 YIL SONRA BİR ARAYA GELDİLER!


Gazeteci-Yazar Fethi Satıcı ile 1950 yılında Yakacık Hasan Paşa İlkokulu’ndan sınıf ve çocukluk arkadaşı olan Tülay Aykut,tam 50 sene sonra, bir tesadüf sonucunda bir araya gelerek çocukluk ve öğrencilik yıllarını andılar. 1960 yılı başlarında İstanbul Halıcıoğlu semtine gelin giden Tülay Aykut ile o tarihten sonra bir daha görüşememişlerdi. Aynı mahallenin çocukları olan, evleri ve bahçeleri adeta bir birine yapışık olan Fethi Satıcı ve Tülay Aykut birlikte körebe, köşe kapmaca oynamış ve birlikte büyümüşlerdi.

TESADÜFEN BİRBİRLERİNİN İZİNİ BULDULAR

Her şey bundan bir yıl önce başladı. Dört yetişkin çocuk, yedi torun sahibi olan Tülay Aykut’un damadı Fikri Kerimkar, YakacıkYakacık sitesinde Fethi Satıcı’nın ilkokula giderken yayımlanan fotoğrafında bulunan ve o tarihlerde altı yedi yaşında olan kayınvalidesini tanıdı. Hemen eşi Şenay Kerimkar’ a annesinin öğrencilik yıllarındaki fotoğrafını gösterdi. Şenay Kerimkar ilgili fotoğrafın annesi Tülay Aykut’a ait olduğunu tespit etti ve konuyu Tülay Aykut’a bildirdiler. Ne var ki Aykut ve Kerimkar aileleri aynı karede bulunan Fethi Satıcı’yı tespit edemediler. Tülay Aykut hanım da 60 yıl önce çekilen fotoğraftaki okul arkadaşlarının bazılarını tanıyabildi. Bunun üzerine damat Fikri Kerimkar ve Tülay Aykut’un kızı Şenay Kerimkar annesi Tülay Aykut’un çocukluk ve okul arkadaşı Fethi Satıcı ile iletişim kurmayı başardılar ve 19.11.2010 tarihinde iki eski çocukluk ve okul arkadaşını anneleri Tülay hanımla bir araya getirerek birlikte duygu yüklü anlar yaşadılar.


Yakacık Hasanpaşa İlkokulu


GÖZYAŞI DÖKTÜLER

Yaklaşık 70 yıllık çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşı Fethi Satıcı’yı Yakacık’taki evinde ağırlayan Aykut ve Kerimkar ailesi iki eski arkadaşın buluşması sırasında duygulu anlar yaşadılar. Tülay hanımın torunları Kutay Yağız ve Şevval Yağmur Kerimkar’ın da bulunduğu buluşma anında eski arkadaşı Fethi Satıcı’yı bir anda karşısında gören Tülay Aykut heyecanlandı ve gözyaşlarını tutamadı. İki eski arkadaş bir süre birbirlerinin hatırını sorduktan sonra Fethi Satıcı’nın büyütüp çerçevelettiği 60 yıl önce çekilen fotoğrafı birlikte incelediler ve Fethi Satıcı Tülay hanıma aynı kare içersinde olan kendisini gösterdi. Fotoğrafta bulunan sınıf arkadaşlarının birçoğu ebediyete göç ederken, diğerlerinin de nerede olduklarını bilmiyorlardı.

ÇOK MUTLU OLDUM

Bundan sonrasını olayın kahramanlarından dinleyelim.

FETHİ SATICI: “ Çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşım Sayın Tülay Aykut Hanımefendi Yakacık eşrafından ve ağalarından rahmetli Rafet Aykut’un büyük kızı idi. Evlerimiz, bahçelerimiz bir birine bitişikti. Rahmetli annesi Emine Aykut hanım mahallemizin adeta doktoru idi. O tarihlerde Yakacık’ta elektrik ve doktor da yoktu. Tülay hanım ve kardeşleri ile bir arada büyüdük çok güçlü komşuluk ilişkilerimiz vardı. Biz dokuz kardeştik; Tülay hanımın da dört kardeşi vardı. Yakacık’ta mandıra ve bostan sahibi idiler. Birlikte koyun ve keçi sağmıştık, bahçe sulamıştık. Anne ve babalarımız da çok yakın arkadaştılar. İkiz kardeşlerim Solmaz ve Yılmaz’ın isimlerini de Tülay hanımın annesi koymuştu. Yılmaz Satıcı, 1994 yılında ebediyete göç etti. Bugün torun sahibi olan kız kardeşim Solmaz, Tülay hanımın annesine “HALA” derdi.




Okul fotoğrafını incelediler

Neyse uzatmayalım Tülay Hanım, 1960 yılında İstanbullu rahmetli Saim Yanardağ ile evlendi. Düğünleri Kasımpaşa Ordu Evinde yapılmıştı. O günden sonra bir daha Tülay hanımı görmedim. Eşi Saim enişte ile 4-5 sefer görüşmüştüm.1962 yılının 12. Ayında Erzincan’a askerlik görevimi ifa etmeye gittim ve 1965’ın birinci ayının ilk günlerinde terhis olduktan sonra iş hayatına atıldım ve Kartal’a yerleştim. Aile büyüklerimiz vefatlarına kadar birbirleriyle görüştüler. Yarım asır sonra da olsa arkadaşım Sayın Tülay Aykut hanımla görüşmem ve bir araya gelmemize çok sevindim, çok ta mutlu oldum. Damadı Sayın Fikri Kerimkar ve kızı Şenay Kerimkar Hanımefendiye böylesine önemli bir buluşmayı sağladıkları için çok teşekkür ediyorum. Görüşmemizde ve bir araya gelmemizde en çok payı olan YakacıkYakacık sitesinin kurucusu Sayın Şefika Kamcez, hocama da çok teşekkür ediyorum. Şafika Hanım da bu mutlu günümüzde bulunmayı çok arzu ediyordu. Ne var ki Tülay hanımla buluşmamız Bayramın dördüncü gününü rastladığı için aramızda bulunamadı. Yani şehir dışındaydılar. Katkıda bulunanlardan Allah razı olsun. Bana yaşamımın en mutlu günlerinden birini yaşattılar”şeklinde konuşarak duygularını dile getirdi.

TÜLAY AYKUT: “ Çocukluk, sınıf ve gençlik arkadaşım Sayın Fethi Satıcı’yı 50 yıl sonra da olsa görünce çok sevindim, çok mutlu oldum gördüğüme. Allah razı olsun bu buluşmayı ve bir araya gelmeyi sağlayan damadımdan. Bizi bir araya getirdi; kendisine teşekkür ederim. Kardeşim ve arkadaşım Fethi Satıcı’nın İnternetteki haber ve yazılarını okuduk. Çok heyecanlıyım, fazla konuşamayacağım” dedi.
İki eski arkadaşı buluşturan Tülay Aykut hanımın damadı Fikri Kerimkar, duygularını şöyle dile getirdi:

FİKRİ KERİMKAR: “Fethi beyle annemi bir araya getirmek tabiî ki çok mutlu bir olay, çok duygusal bir olay. Buna vesile olduğum içinde ben de gerçekten çok mutluyum. Yakacığın yetiştirdiği değerli bir şahsiyeti tanımaktan da çok mutlu oldum.”dedi.
Tülay Aykut’un kızı Şenay Kerimkar da duygularını şöyle dile getirdi:

ŞENAY KERİMKAR: “ Çok sevindik sevgili anneciğimin sevinmesine daha çok sevindik. Çok mutlu olduk ağlıyor ama çok sevindi. Çok teşekkür ediyorum geldiniz buralara kadar. Eşim Fikri Kerimkar’a özellikle teşekkür ediyorum.50 yıl sonra iki eski arkadaşı buluşturdu. Fethi bey ve annemin çocukluk ve şimdiki yaş durumları arasında çok büyük fark var. Yıllar iki insandan çok şey alıp götürmüş. Her ikisinin de sağlıklarının iyi oluşu bizi ayrıca sevindirdi. Buluşmaya sebep olanlara, katkı sunanlara çok teşekkür ediyorum” dedi.
Daha sonra bir süre daha sohbet eden iki eski arkadaş kısa zamanda her iki ailenin bulunacağı bir ortamda buluşmak üzere veda etmeden önce birlikte fotoğraf çektirdiler. Evet, dağ daha kavuşmuyor fakat insan insana kavuşuyor gerçeği işte ortada.

25 Temmuz 2010 Pazar

Yakacık Mektupları




Mahmut Yesari’nin Yakacık Mektupları adlı kitabı küçücük ama çok değerli bir inci tanesi benim için... 1961’de basılmış, bu sayfaları sararmış incecik kitabı tamamen bir tesadüf sonucu edindim. Komşum, bir gün babasının kitaplığından çıkararak armağan etti bana, baskısı tükenen bu kitabı; sağ olsun…
Yazar bu otobiyografik kitabında günümüzden en az altmış yıl önceki Yakacık’ı ve Yakacıklıları anlatıyor. Sevecen, sıcacık bir dili var. Kendisi yirmi yıl arayla Yakacık’ta iki kez bulunmuş. İlkinde askerliğin yapmış, ikincisinde ise sanatoryumda yatmış… Haliyle ikinci gelişinde birinciyi anımsıyor ve aradan geçen uzun yıllarda Yakacık’ta nelerin değiştiğine de dikkat çekiyor. Onun sanatoryumda yattığı dönemde Kartal’dan Yakacık’a sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler arasında geçerek ulaşılmaktadır. Yani tam bir rustik panoramadır ‘İstanbul’un balkonu’ Yakacık…
Romancı Cahit Uçuk’la evli olan Yesari ( 1895-1945) yazar Afif Yesari’nin de babasıdır. Kaderin garip bir cilvesiyle, 1938 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta anlattığı Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.
Bir de not: Yesari solak demekmiş. Yazarın dedeleri hat sanatçısıymış ve sol elle yapıtlarını yazarlarmış.
Kitapta sözü edilen sanatoryuma gelince… İki binli yıllara kadar DDY sanatoryumu olarak hizmet eden bu kurum artık yok. Bugün aynı bahçe içinde büyük ağaçlar arasındaki binalarda Yakacık Kadın ve Çocuk Hastanesi bulunuyor.
Kitap farklı başlıklarda öykülerden oluşuyor. Bu öykülerde sanatoryumdaki hasta ve görevlileri, çevre halkını tanıyoruz. Haliyle okura konusu açısından Thomas Mann’ın görkemli romanı Büyülü Dağ’ı anımsatıyor.
Yakacık tutkunlarının ise bu kitabı çok seveceklerini ve her satırda eski bir dostlarına kavuşmuş gibi olacaklarını tahmin ediyorum.
Eski İstanbul köyleri gibi bu eski İstanbul yazarının da yeniden anımsanması dileğiyle. Okurun (eğer kitaplarına ulaşabilirse) Yesari’nin sevgi dolu ve incelikli üslubunu çok seveceğini düşünüyorum. Ben onu kitaplığımın en güzide rafına yerleştirdim bile…





İşte tadımlık birkaç alıntı:
“Yakacık İstanbul’un sade adı geçen değil, hatırı sayılan sayfiyelerinden biridir.
Köyün eski ve heyecanlı bir tarihi de vardır. Vefakar dostum M. Turhan Tan ‘Gönülden Gönüle’ isimli romanında, Aydos Kalesinin romantik tarihini yazmıştır.
Köyün meydanında, üzeri kitabeli yüzer yıllık çınarlar vardır. Aydos’un tepesine çıkanlar, kızıl lekeli kara taşlar, kırık kayalar ortasındaki küçük gölcükte canlı balıklar görürler.
Kavağa çıkamayan balık, dağa çıkabiliyormuş!
Pendik’le Maltepe arasındaki düz ovadan Aydos’a doğru ağır ağır tırmanalım. Yolumuzun sağında solunda sebze bostanları, harman yerleri, taş ocakları, üzüm bağları, meyve ağaçları, zeytinlikler görürüz.
Tabiat bu köyden hiçbir nimetini esirgememiştir.
Yazları buraya oldukça yüklü bir yekün tutan bir misafir akını başlar. Tatil günlerinde, hafta arasında gezme için gelenleri de hesaba katarsak, Yakacıklıların yoksulluktan şikayet etmelerini doğru bulamayız.”